Güzin Ayan'ın ilk öykü kitabı Olsa Olsa Dünya, parçayı bütün gibi göstermeyi reddeden bir anlatımla okur karşısına çıkıyor. Kitap, kendime yine geç kalacaktım ve gülleri tekrar koklamalıyım başlıklı iki bölümde toplanan on öyküden oluşuyor.

Ayan, usulca ilişen bir bakışla, köklerinin şimdisini genişleten karakterlerin seslerini okura duyuruyor. Hız tuzağındaki kelimeler, düşünme aralıklarıyla soluklandırılan öykülerde küçük ve sessiz anlar kollanıyor; birbirine yaslanan duygular sahipleniliyor. Nesneler ise hem mekânın hem hatıraların taşıyıcısına dönüşüyor.

Kitapta yeni bir duyuş eşiğinde yerini mühürleyen her nesne, üstünde tutulmuş bir bakışın, söylenmemiş bir sözün ve kendine yer bulamamış anların izini taşıyor. Eşiği arayan karakterlerin hayatına yerleşen bu nesneler, varlığın örtüsünü sessizce aralamakla kalmıyor; başka bir ânı, kalışı ve küçük eksilmeleri geri çağırıyor. Bu nedenle kimlik ve aidiyet, alışılmış sözlerin belagatiyle değil, bir izden, bir duyuş aralığından ve nesnenin üstünde kendine ses arayan ince kalıştan anlatılıyor.

Anlatının dilinde kendimizle ve başkalarıyla yakınlık kuran bir duyarlılık egemen. Hatırlama, bir eylemden çok başa gelen bir şey olarak beliriyor. İçimize işleyen zaman, orada kalakalmanın kendisine dönüşüyor. Bu kalakalma insanın yeni şimdisine dönüşürken hafıza, kırılgan bir mesken gibi o şimdinin içinde yeniden kuruluyor. Hiçbir şey eskisi gibi kalamıyor; çünkü hatırlamanın zamanı değişiyor. Aynı şeylere bakılsa bile dile gelen, herkes için başka bir deneyim oluyor.

Kitap, içine fırlatıldığı dünyayı anlamlandırmaya çalışan; bastırılan, görmezden gelinen ve yok sayılan karakterlerin anlatısı. Aidiyetle yurtsuzluk arasında toz gibi bir dille dile geliyorlar. Yarım kalmışlığı yurt edinenlerin varoluş ısrarı, silindikçe yaşanmışlığın izleriyle yeniden birikiyor ve dil yatağında tortulanıyor.

Öykülerde karakterlerin hatırlamaları, varoluş çizgilerindeki belirsiz ve aksak seyre uyumlu biçimde kesintili. Bu nedenle mekânlar, karakterlerin ruh hâlleriyle birlikte yer değiştiriyor; her yeni durumda hatıraları başka bir biçimde tutuyor. Dil, yeni duyuşların yükünü taşımakta zaman zaman zorlansa da mekânın metaforik yansımaları içinde başka bir deneyim kuruyor.

Metaforların kurduğu yapı ve duyuş, zamana maruz kalmanın izlerini seyrelten bir dilde karşılığını buluyor. Göç ve aidiyetin yoğun katmanları, anlatının ritminde sessizce yer değiştiriyor. Anlatı, tamamlanmışlığa değil, işleyen bir hafızanın içinden doğan dile açılıyor.

Geçmiş ile şimdinin aralığında, metaforların fısıldadığı zamanın ritmine okur da yakalanıyor; anlatıdan çok susuşları deneyimliyor. Onda kalanlar sayesinde dilin içinden sızan zamana açılıyor. Hafızanın yoğun izlerini duyabilmek için durmayı bilen bir zamana ihtiyaç duyuluyor; gerçekliği seyrelten bir zamana. Hatırlamak, belki de hatırlanmak için eve ve aileye başka bir yerden bakmak gerekiyor; yeniden başlamak da ancak bu bakışın içinden geçiyor. Bu karşılaşmalar, çoğu zaman eksilerek konuşan bir dille karşımıza çıkıyor.

İdeolojilerin ve toplumsal uyum dilinin tekleştiren baskısına rağmen metin, öze ait dil hafızasının bütünüyle silinemeyeceğini duyuruyor. Soruları olan; sessiz, küçük, eksiltilmiş olsa da kendi kelimelerini yüklenip diyeceklerinde ısrar eden bir dil yapısı dikkat çekiyor. Kitap, unutulanlar hatırlandığında kendini bulma ihtimalinin yeşerip yeşermeyeceğini soruyor.