İşkenceye tanıklık etmek mi, yoksa gözlerini kaçırmak mı doğrudur? Aynı soru işkenceyi yazmak için de geçerlidir: Yazmak mı, yoksa susmak mı? Coetzee, Elizabeth Costello'da bu meseleye yeniden eğildiğinde, kötülüğün anlatımında kötülüğe benzer bir şeyin içimize sızmamasının imkânsız olduğunu düşünür.
Sınırı aşan edime kötülük diyeceksek, yalnızca kötülük mü vardır? Yoksa patolojik, yani olağan, günübirlik dünyamızın mantığına uygun eylemler ile bu mantığın ötesine adım atan kötülük edimi arasında mı ayrım yapmak gerekir? Peki kötülük sözcüğünü neden hâlâ elimizde tutuyoruz?
Önemli olan buyruğun içeriği değil, buyurmanın kendisidir. Artık bize şu iyi, bu kötü diyen; gökten ya da gelenekten gelen, önceden verili hiçbir ilke yoktur. Yasa, ahlaklı olmak için ne yapmamız ya da neyi yapmamamız gerektiğini söylemez; tersine, iyi ile kötü yasanın kendisinden türer. Bu, modern yasadır; salt biçim ya da saf buyurma gücüdür.
Barbarları Beklerken'de imparatorluk açısından herkes insan değildir. Barbarlar düşmandır; ancak bir başka devletin düşmanı olması gibi değil, özel bir düşmandır, uygar dünyanın düşmanıdır. Uygarlık, hayvansal bir varoluş düzeyinden insan olmaya geçiş olduğuna göre, barbarların bu durumda insandan çok hayvana yakın bir varlık olarak görülmesi gerekir.
Tarihin belli bir ânında şeyler birdenbire artık önceki gibi görülemez hâle gelir; o kadar önemli olmuş, insanları etkilemiş sözler bir anda anlamsız ve gülünç olur. Benzer biçimde çoktan önemini yitirmiş, bugün ancak gülünen eskide kalmış bir söz, yeniden tüm ciddiyetiyle başka bir kılıkta canlanır. Bu açıdan tarihin dışı yoksa bile tarihin içinde bir dışarının varlığı vardır.
İşkence insanı yalnızca hayvana dönüştürmez; aynı zamanda mekanik bir şeye indirgemeyi amaçlar. Eğer beden ruhsal bir otomatsa, duygular ve düşünceler üreten bir makineyse, işkence bedeni ruhsallığından soyar ve mekanik bedene indirger. Modern anlamda insan kavramı ortaya çıktığından beri ona hep eşlik eden, dadanan o tuhaf ikizler vardır: maymun ile otomat.
Aslında neo-liberal ekonomi tam bir öznellik ekonomisidir; ancak öznellik burada makinenin tam bir parçası olmak anlamına gelir. Artık özne-nesne, insan-makine, canlı-cansız ayrımının kalmadığı, makine için var olan bir öznelliktir bu.
12 Eylül'den sonra toplumun rahatlaması, Dönüşüm'de artık mücadeleyi bırakıp ölmeye yatan Samsa'nın ölüsünü nihayet evden attıklarında rahatladığını fark eden ailenin durumuna benziyor. Aynı anda ışıl ışıl parıldamaya başlayan kız kardeşin evlenme zamanının geldiğini fark ederler. Böcekleşmiş, yenilmiş oğlun yerini olasılıkla piyasada nasıl hayatta kalacağını bilen, işbilir bir damat, bir bakıma üvey oğul alacaktır.
Devrim büyük bir sınır aşımıdır. Ama sınırı aşmak asıl olarak şimdiye kadar egemen olmuş bütün sınır kavrayışının ortadan kaldırılması anlamına gelir. Belki de artık sınır sözcüğünü kullanmamak gerekir; eşik sözcüğü daha iyi olabilir. Eşikler, her şeyin değiştiği, başka bir biçim aldığı noktalardır. Sınır, adı üstünde, sınırlar; ayırır, böler, kuşatır, çerçeveler, sabitler ya da bir kanala yerleştirir. Eşik ise bu sınırlama düzeninin değişmesidir. Demek ki devrim, bir toplumun eşiği geçme girişimidir; ama belki daha önemlisi, eşikte bulunmanın deneyimlenmesidir.







