Roman boyunca karakterler kendilerini anlatmıyor, konuştukça ortaya çıkıyorlar. M. Ender Öndeş'in Dipnot Yayınları'ndan yayımlanan Kubur romanını okurken, bir romanın insanı etkileyebilmesi için büyük cümlelere ve gösterişli anlatımlara ihtiyacı olmadığını bir kez daha anladım. Çoğu zaman iyi kurulmuş bir hikâye, yerli yerinde cümleler ve yazarın okura bıraktığı boşluklar yetiyor da artıyor bile.
Öndeş, anlatacağı şeyi okura açıklamıyor. Karakterlerin kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini ya da ne hissettiğini uzun uzun anlatmıyor ve yaşananların üzerine kalın çizgiler çekmiyor. Bir şey söylüyor, sonra susuyor. O suskunlukta okura düşünmek, tamamlamak, hatta bazen yanılmak için alanlar açıyor. Romanı değerli kılan en önemli özelliklerden biri de bu.
Üstelik yazar bunu son derece yalın bir dille yapıyor. Gösterişsiz ama güçlü bir dil tercih eden Öndeş, lafı dolandırmıyor ve cümleleri edebî görünmek için ağırlaştırmıyor. Anlatılanların ağırlığını dilin gösterişine yüklemek yerine doğrudan hikâyenin kendisine bırakıyor.
Kubur, 6 Haziran 1981'de yaşanan gerçek bir olaydan yola çıkıyor. Bu olayın detaylarını da okurun araştırıp öğrenmesine bırakıyor. 12 Eylül'ün karanlığı, devrimci mücadele, korku, arkadaşlık, ihanet ve geçmişle hesaplaşma romanın önemli damarlarını oluşturuyor. Ancak kitabı yalnızca bir 12 Eylül romanı olarak okumak romana haksızlık etmek demek oluyor. Çünkü yazarın asıl ilgisi tarihin kendisinden çok, insanın içinde bıraktığı izlerde kendini gösteriyor.
Öndeş, tarihsel bir olayın peşine takılıp gitmiyor; o olaydan hareketle insanın vicdanına, belleğine ve kendi geçmişiyle kurduğu ilişkiye bakıyor. Tarihin acısını okurun önüne koyup geri çekilmiyor, aksine o acıdan kuruyor hikâyesini. Böyle ağır bir malzemenin içinde karakterleri iyi ve kötü diye ayırmak çok kolayken, Kubur romanındaki insanlar steril değiller; korkuyorlar, yanılıyorlar, susuyorlar, karar veriyorlar ya da veremiyorlar.
Geçmişini gömdüğünü sandığında gerçekten ondan kurtulabilir mi insan? Roma'nın adı da bütün bunların üzerinde dolaşıyor. Kubur, bir yer veya kabir çağrışımından ziyade insanın kendi geçmişini içine gömmeye çalıştığı ama sonunda kendisinin içine düştüğü bir çukur gibi çalışıyor.
Diyaloglar da romanın bu ölçülü haline çok iyi eşlik ediyor. Kısa, öz ve yerli yerinde olan konuşmalar ilerledikçe karakterler biraz daha belirginleşiyor ve hikâye derinleşiyor. Kubur, söyleyecek sözü çok ama fazlaya kaçmayacak kadar az olan yapısıyla okurun zihninde uzun süre yer ediyor.

