Yüzyılı aşkın süredir gizemini koruyan Voynich el yazmasının sırrı, metnin içeriğinden ziyade sayfaların kronolojik sıralanışında gizli olabilir. 15. yüzyıldan kalma bu eseri inceleyen araştırmacılar, kitabın başlangıçta bugün bilinen formunda hazırlanmadığını ve sonradan yapılan hatalı ciltleme işlemlerinin orijinal düzeni bozduğunu ortaya koydu. Bu yeni bulgu, el yazmasının neden bugüne kadar çözülemediğine dair önemli bir ipucu sunuyor.

1912 yılında Polonyalı kitap satıcısı Wilfrid Voynich tarafından keşfedilen eser; bilinmeyen bir dil, tanımlanamayan bitki çizimleri, tuhaf hayvan figürleri ve karmaşık astrolojik sembollerle literatürün en tartışmalı metinlerinden biri kabul ediliyor. Yale Üniversitesi Kütüphanesi verilerine göre altı ana bölümden oluşan eserin karbon analizleri, sayfaların 1404 ile 1438 yılları arasına ait olduğunu doğruluyor.

Araştırmacılar Colin Layfield ve Lisa Fagin Davis, eserin yapısını anlamak için Latent Semantic Analysis (Örtük Anlamsal Analiz) yöntemini kullandı. Yapılan karşılaştırmalı analizler, Voynich el yazmasının geleneksel kitap düzeninden farklı olarak, çift yapraklardan oluşan ve farklı bir okuma sırası gerektiren bir yapıda olduğunu gösterdi. Özellikle bazı illüstrasyonların birbirini takip etmesi gerekirken farklı sayfalarda kesintiye uğraması, eserin ilk düzeninin mevcut ciltleme ile uyuşmadığını destekleyen en güçlü kanıtlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Çalışma, eserin tek bir yazar tarafından değil, birden fazla kişinin katkısıyla oluşturulduğu ihtimalini de güçlendiriyor. Lisa Fagin Davis, kitaptaki bazı çizimlerin kadın üreme sağlığı ve halk bilgisiyle ilişkilendirildiğine dikkat çekerek, eserin kadınlar arasında nesilden nesile aktarılan kolektif bir bilgi hazinesi olabileceğini öne sürüyor. Geç Gotik dönemde yalnızca bir kez ciltlendiği düşünülen eser, bu işlem sayesinde fiziksel olarak günümüze ulaşsa da orijinal anlam bütünlüğünü yitirmiş olabilir.

Digital Medievalist dergisinde yayımlanan bu araştırma, metnin gizemli dilini doğrudan çözmese de el yazmasını anlamak için sembollerin ötesine, yani kitabın özgün fiziksel yapısına odaklanılması gerektiğini kanıtlıyor.