Her sabah bir başka dilden doğuyoruz; çevirmenlerin elleriyle yoğrulan cümleler, bizim dilimizin kıyılarına vuran deniz kabukları gibi. Son yıllarda kitapçı raflarında yerli romanların yanı başında boy gösteren bu yabancı sesler, aslında bir aynanın içinden geçiyor: Her çeviri, okuru kendi dilinin sınırlarını sorgulamaya iten bir pusula. Peki yerli anlatı, bu çok sesli koroda kendi notasını nasıl bulacak? Yoksa biz, başkalarının hikâyelerini okurken kendi masallarımızı mı kaybediyoruz?

Çeviri, bir metni dilden dile taşımak değildir; onu kültürler arası bir köprüde, anlamın ve duygunun süzgecinden geçirmektir. Her çeviri, aslında bir yorumdur; çevirmen, yazarın gölgesinde dans eden bir gölge gibidir. Ancak son yıllarda bu dans, endüstrinin baskısıyla hızlanmış, popüler çevirilerin listeleri yerli anlatının geleceğini gölgelemeye başlamıştır. Yayınevlerinin çoğu, garantili satış getiren yabancı yıldızlara yatırım yaparken, yerli yazarlar aynı vitrinde kendilerine yer bulmak için adeta kuyrukta beklemektedir. Bu durum, yalnızca ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda okurun zihninde bir hiyerarşi inşa ediyor: Uzaktan gelen, yerel olandan daha değerli görünür oluyor.

Kültürel belleğimiz, bu çeviri selinde bir başına mı kalıyor? Belki de asıl sorun, yerli anlatının kendini yeterince yenileyememesidir. Her kültürün hikâye anlatma biçimi, kendi coğrafyasının izlerini taşır; bizim coğrafyamız ise karmaşık bir mızrap gibi. Ancak bazı yerli yazarlar, kendi seslerini bulmak yerine Batı'nın başarılı formüllerini kopyalamayı tercih ediyor; bu da onları özgünlükten uzaklaştırıyor. Oysa yerli anlatının gücü, tarihin derinliklerinden gelen mitlerden, günlük hayatın tanıklıklarından ve dilin kıvrımlarından beslenir. Bu kaynakları harekete geçiremediğimiz sürece, çeviriye olan bağımlılığımız bir kısır döngüye dönüşebilir.

Dünya edebiyatı denilen okyanusta, her çeviri bir damla gibidir; ancak damlalar birleşerek dev dalgalar oluşturabilir. Okur, bu dalgaların hepsiyle yüzmek yerine kendi akıntısını seçmeyi öğrenmelidir. Benzer şekilde, yerli yazar da çevirileri bir tehdit olarak görmek yerine bir ilham kaynağı olarak kullanabilir. Yunus Emre'nin dizelerinden Borges'in labirentlerine uzanan bir köprü kurabilirsek, yerel olanın evrenselle buluşması yeni bir sentez yaratabilir. Esas olan, dilin ve anlatının kendi coğrafyasında kök salması; kök saldıktan sonra dallarının dünyaya uzanmasıdır.

Tüm bu sarmalda, okur olarak bizlere büyük görev düşüyor. Yerli anlatıyı yeniden keşfetmek için sadece kitap listelerine değil, küçük yayınevlerinin çıkardığı hazineleri takip etmeye, kitap fuarlarında başka bir yazarın imzasıyla yetinmeyip yerli edebiyatın yıldızlarını aramaya ihtiyacımız var. Bu çaba, çevirinin aynasında kendi yüzümüzü görmekten başka bir şey değildir; kırık bir aynada bile insan kendini tanıyabilir, yeter ki bakmayı bilsin. Ve belki de asıl şiir, bir dilin kendi evinde başka bir dilin sığıntısı olmaktan kurtulduğu yerde başlar.