Edebiyat dünyasında sıra dışı bir olay yaşandı: İki yazar aynı anda birbirinin kitaplarının editörlüğünü üstlendi. İki kitap aynı anda yayımlandı ve ikinci baskıya da peş peşe girdiler. Beraber doğan iki kitabın kahramanı da kadın. Üstelik başlarına ne gelirse gelsin keskin mizahlarını elden bırakmıyorlar.
Şimdi yine sıra dışı bir edebiyat olayı: Yazarlarla değil, roman kahramanlarıyla söyleşiyoruz.
Bu “Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?” romanının Esin'i ile kitaba ismini veren Firuzan'ı sizler için bir araya getirdik ve onlara beşer soru sorduk:
Önce birbirinizle, sonra okurla tanıştınız. Heyecanlı mısınız?
FİRUZAN: Ay önce Esin konuşsun. Ben biraz deneyimli sayılırım. Bir önceki romanda da boy gösterdim. Sen konuş Esinciğim.
ESİN: Ben yeniyim ama kalemin sahibi Didem eskilerdendir, hani “yazı işçisi” dediklerinden. Otuz yıllık editörlüğünün ardından nihayet biraz zaman, biraz da cesaret buldu ve elimden tutup bizi tanıştırdı. Sözcükler, Papirüs, Patikagibi dergilerde öyküleri olduğunu biliyorum ama benim başımın romana ermesi 2025'i buldu. Ben heyecanlıyım ama sen benden de heyecanlı olmalısın Firuzan. Bak romanda da önce hep diğer kadınlara söz veriyordun. Sanki burada da öyle oldu.

FİRUZAN: Desene akıllanmıyorum… Heyecanlıyım tabii. İnsanın kendini anlatabilmesinden güzeli var mı? Başımdan neler geçtiyse bir bir anlattım cancağızım. Anlattım ki Firuzan Ablalarının yaşadıklarından ders çıkarsınlar.
Kitabı okuyanlar tabii ki sizi tanıyacaklar ama öncesinde bize kendinizden biraz bahsedebilir misiniz? Nerede doğdunuz, hayat sizi nelere götürdü? Çok da “spoiler” vermeden, mümkünse.
ESİN: Nüfus kâğıdımda yazan soyadıma kadar İstanbulluydum bir zamanlar: “Esin İstanbullu”. Pandemi başlamadan hemen önce, içime doğmuş gibi terk ettim büyük şehri. Kim istemezdi ki bunu yapmak? Eskiden pek uzak bir emeklilik hayali sayılan “şehirden kaçıp deniz kenarında bir yere yerleşmek” artık son zamanların modası. Bir nevi zorunlu göçtü benimkisi; onca insan kalabalığından, şehrin gürültüsünden, fiyatlarından ve fay hatlarından uzaklaşmak için İstanbul'dan kaçacaktım. Ama işte kaçtığın yerde başka fırtınalara tutulursun ya. Hep öyle olur…
Taksim'in meşhur rüzgârında geçirdiğim yüz felci nedeniyle hayatımın en acı zamanlarında “güler yüzlü” kaldım. Ve her şey böyle başladı zaten: “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Sonrası da bir fırtına takvimi gibi giden bir göç, değişim, dönüşüm, nefessiz bir tempo, inziva için geldiğim yerde bir türlü kaçamadığım komşular ve dikkatimi çeken ayrıntılar eşliğinde bir cinayete dikkat kesilmem… Evet, büyük şehirden kaçıp küçük bir yerde yaşama özlemi çekenlere ve bunu başaranlara bir müjdem var: Buralarda hiçbir fail, meçhul kalmaz. Küçük yerde yaşıyorsanız dedikodular sayesinde bir cinayeti bile adli makamlardan önce çözersiniz. Tabii ölen siz değilseniz. Ben de yüzümdeki Mona Lisa gülüşüyle kalakaldığım yerde kaçamadığım dedikoduları izledim, altı ayda yerime yerleştim ve on günde okurla beraber bir katilin peşine düştüm. Dışarıda katili ararken içimde de gerçek Esin'i arıyordum galiba… Olaylar küçük şirin bir Ege köyünde geçiyor, Sikkeli'de!
FİRUZAN: Sıpoylır ne bilmem ama Esin'in anlattığı gibi anlatayım. Dapîrimin dediğine göre, Bitlis'in köyünde gece yarısı bir ağacın dibinde doğmuşum. Annem doğumdan sonra ölmüş. Oraları anlatıp da milletin canını sıkmayayım şimdi. Sonra dapîrimle, anneannemle yani Siirt'e kaçmışız. Çocukluğum orada geçti. Gençliğim de Sivas Divrik'te. Oraya da kaçarak gittim. Hacı Anne'ye sığındım. Oradan da İstanbul'a kaçtık. Anlayacağın cancağızım hep kaçtım. Bir rahat yüzü görmedi şu Firuzan Ablan. Ölene kadar kimse “Nasılsın?” diye sormayı akıl edemedi de öldükten sonra kıymete bindik. Kendimi anlatmak da arafta nasip oldu. Fazlasını merak eden de açsın kitabı okusun ayol. Anlattık o kadar.
Her iki romanda da kadının gücü, direnci ve toplumsal bakışla “kadın başına” yapılan göçler ve yeni hayat kurma olguları var. Esin, meydan okuyan bir tutunamayan gibi “sökülüp gidiyor” İstanbul'dan ve Firuzan da tam tarif edildiği gibi “erkeklerin kalem oynattığı tarih hikâyesine başkaldırıyor.” İşin ilginç yanı şu: Her iki romanda da ortak temalardan biri göç ve her iki romanda da çok sayıda karakterin uğradığı trajik olaylara tanık olsak da sevgili Esin ve Firuzan, sizlerin dili sayesinde hem gülümseyerek hem düşünerek okuyoruz anlattıklarınızı.
ESİN: Benim tuhaf bir huyum var; belki pek çok insanın direnç noktasıdır o… Kendi iç sesine tutunarak, hayata bir parça komik tarafından bakarak direnmek. Türlü sebeplerle ağzımdan çıkamayan sözler, içimde komik bir diyaloğa dönüşür, hani her şeyi de söyleyemezsin ya… Sikkeli'ye göç ettiğimde de, tahammül ayarlarım oynadığında da beni ayakta tutan bu oldu. Rüyamda birçeviri hatasıolduğumu gördüm hatta, psikoloğuma da anlattım: “Yıllar önce duyup güldüğüm bir şaka gelip beni rüyamda buldu. Mortal Kombat karakteri bağırır, olanca hıncıyla ellerini kaldırıp gökteki şimşekleri yere…









