Beyaz boyalı oda, yaratıcı bir başkaldırı ve içe dönüklüğün bir ürünü olarak ortaya çıktı. Londra'da bir gece, Edward William Godwin adındaki İngiliz iç mimar ve tasarımcı, güzelliğin özünü düşünmek üzere odasına kapandı. Dünyayı algılama biçimi nedeniyle sık sık bunalan hassas bir yapıya sahip olan Godwin, o günlerde yeni yeni dükkânlarda boy göstermeye başlayan Çin ve Japon porselenlerinin zarafetine hayran kalmıştı. Bu porselenler genellikle beyaz arka plan üzerine işlenmiş zengin mavi desenlere sahipti.
Odasına kapandığı uzun bir gecenin ardından Godwin, dürtüsel bir kararla tavanı kaplayan duvar kâğıtlarını kremsi beyaz bir boyayla boyadı. Bu hamlesi, Oscar Wilde, William Morris ve Philip Webb gibi Bohem çevresindeki sanatçılar tarafından büyük övgü topladı. Birkaç yıl sonra Cotswolds'da benzer bir arayışa giren Morris ve Webb, Godwin'i örnek alarak Morris'in kır evindeki bir odayı tamamen beyaza boyadılar. İlk başta Paneled Room adını verdikleri bu alan, zamanla Beyaz Oda olarak anılmaya başlandı. Tasarımı, tarihin veya coğrafyanın özelliklerinden kopuk, bir tür düşsel mekân ve deney laboratuvarı olarak kurguladılar.
William Morris, nazik bakışlı, vahşi saçlı ve sakallı bir iyimserdi. Aslen şair olan Morris, kariyerinin başında Londra'da yaşadı ve 1890'da ütopik bir toplumun gelecekteki olasılığına dair bir bilim kurgu romanı yayımladı. Eşitlikçi bir topluma inanan Morris, insanların yaşadığı çevreye büyük önem veriyordu; ona göre hoş renkler ve imgelerle çevrili olmak, insanları doğal dünyaya daha bağlı hissettirebilirdi. Bugün ise daha çok Arts and Crafts Akımı'na yaptığı katkılarla; kuşlar veya meyvelerle süslediği karmaşık bitki desenli duvar kâğıtları ve tekstil tasarımlarıyla hatırlanmaktadır.
Morris'in duvar kâğıtları renk bakımından zengindi ve dış dünyayı iç mekâna taşıyordu. Ancak bunlar, Morris'in refahını önemsediği en yoksul kesim için ulaşılabilir değildi. Beyaz boya ise herkesin erişebileceği bir malzemeydi. Bir beyaz oda yoksulluğun ilacı olmasa da, yaşayanlara bir ferahlık sunabilirdi. Morris, basit yaşamın, temiz duvarların ve doğanın zarafetini, kirli sarayların yapaylığıyla kıyaslayarak sadeliği savunuyordu.
ABD'deki dekoratörler ise o dönemde bir odayı beyaza boyama fikrini oldukça tuhaf karşılamıştı. The Decorator and Furnisher adlı dergide yayımlanan bir makalede, beyaz odanın zamanın tarzına aykırı bir hayal olduğu ve gerçekleşirse erkek modasını bile kökten değiştirebileceği iddia ediliyordu. Yine de yazar, beyaz odanın ferahlık ve temizlik hissi verebileceğini belirterek bir nebze umutlu görünüyordu.
Bundan on yıl sonra Viyana'da yaşayan mimar ve tasarımcı Adolf Loos, on dokuz yaşındaki eşi Lina için dairesinde beyaz bir oda tasarladı. Beyaz angora halılar ve duvarları saran şeffaf beyaz perdelerle donatılan bu oda, lüks dokularına rağmen bir kompartımanı andırıyordu. Loos'un titiz tasarım anlayışını yansıtan bu mekân, aynı zamanda eşi üzerinde bir kontrol arzusunun simgesi gibiydi ve çiftin evliliği yalnızca üç yıl sürdü.
Ancak beyaz oda fikri zamanla gelişmeye devam etti. Beyaz boyanın giderek daha uygun fiyatlı hale gelmesiyle birlikte, her türlü yaşam alanı bu sade ve dönüştürücü güçle baştan yaratılmaya başlandı.









