İmaja dönüşen her şey bir meta değeri taşıyor. Bir eşya gibi yüzümüzden sıkılıyoruz. Ancak yeni bir yüz, yeni bir benlik inşa etmiyor; yansıması olmayan ışıklar gibi sonunda kendi içsel boşluğumuza çekiliyoruz.

Amerikalı şair Emily Dickinson'ın "I'm nobody! Who are you?" dizeleriyle karşılaşınca durup düşünüyorum: "Ben hiç kimseyim! Sen kimsin?" Dickinson, on dokuzuncu yüzyıl Amerikan şiirinin simgelerinden biri. Yüzlerce şiir yazmış. Bu şiiri defalarca okudum. Hiç kimse olmanın şairin dizelerindeki anlamı üzerine kafa yordum. Benliğin parçalanmasını mı kastediyordu?

Fernando Pessoa'nın benlik imgesini bir illüzyon sayan ve hiç kimse olmanın özgürleştirdiğini söyleyen bakışı geldi aklıma. İkisindeki hiç kimselik örtüşüyor mu, merak ediyorum. Bunu anlamak için Emily Dickinson'ın biyografisini araştırıyorum.

Otuz iki yaşındayken yalnızlığı seçmiş, kendini eve kapatmış. Tecrit de denebilir. Çünkü ev ziyaretlerini reddetmiş, arkadaşlarıyla mektuplaşarak görüşmüş. Ölene dek evden çıkmamış. Hayattayken sadece yedi şiiri yayımlanmış; yüzlerce şiiri ise ölümünden sonra. Diğerlerini de okuyorum. Ama aklım bu şiirde. Dönüp dolaşıp bu kısa ama çarpıcı şiirin dizelerinde, noktalama işaretlerinde, sözcüklerin dizilişinde kayboluyorum. Her defasında ilk dizeyi yüksek sesle okuyorum: "Ben hiç kimseyim! Sen kimsin?"

Şiirin devamında birisi olmak için çaba sarf etmeyi kurbağa metaforuyla ilişkilendirmiş. Hayatları ilgi çekmek ve beğenilmekle yönetilen insanları, bataklıkta varlıklarını duyurmak için bağıran kurbağalara benzetmiş. Öngörüsü beni şaşırtıyor. Bu benzetmeyi, yalnızlıktan kaçmanın ve otantik ilişkiler kurmanın sorumluluğunu sosyal ağlar üzerinden hafifleten modern insanın çabası olarak okuyorum. Nitekim günümüzde bu çok yaygın. Kurbağa seslerinin tekdüzeliğini de düşündüğümde günümüzle kurduğum ilişki pekişiyor. Özgünlüğünü yitiren, aynılaşan, hatta özgün olanın anormal ya da çirkin görülmeye başlandığı bir yere evrildik. Trendler, akımlar, challenge'ler... Bunları kullanmamak tuhaf ve çağdışı görülüyor. Bilmemekse ayıp. "Ne kadar da sıkıcı. Birisi olmak!" dizesi ironik geliyor; elimde olmadan gülüyorum. Bir yandan da zihnimdeki soru, aşırı yargılayıcı olduğum konusunda beni dürtüyor. İnsanlar neden başkaları tarafından görülmeye, duyulmaya ihtiyaç duyuyor?

Öteki yoksa sen de yoksun. İnsan ancak bir başkasının yansımasında var olur. Başkasının bilincinde bir iz bırakmak, ötekinde kendi varlığına yer açmak. Bir bebek olarak hayattaki ilk zamanlarımızda dünya, annemizin yüzüdür. Bebek, güvende olup olmadığını, dünyanın nasıl bir yer olduğunu annesinin mimiklerine, bakışına bakarak anlar. Annenin yüzü, çocuğun ilk aynasıdır. Çocuk o yüze baktığında yalnızca annesini değil, kendi varlığının kabul görüp görmediğini de okur. İlk öteki, annenin yüzüdür. Annenin gülümsemesi ben varım, güvendeyim ve değerliyim mesajını verir. Gergin, korkulu ifade ise güvende olmadığının işaretidir. Korkutucudur. Büyüdükçe ve sosyal temaslar arttıkça ötekiler çoğalır. Çeşitli rollerde ve yakınlıklarda insana geri bildirimde bulunan bakışlar, davranışlar, sözler hayatın her alanına yerleşir.

İnsan, yapıp etmelerinin dış dünyadaki karşılığıyla varlığını teyit eder. Bir şaka yaptığınızda karşınızdakinin gülmesi. Özenle hazırladığınız bir yemeğin beğenilmesi. Birine yardım ettiğinizde aldığınız bir teşekkür. Kıyafetinizin beğenilmesi. Doğum günlerinizde aldığınız bir kart veya bir hediye. Telefonunuzun çalması. Gün içinde yaşadığınız bir olayı, aklınıza gelen bir fikri ya da hissettiğiniz bir sıkıntıyı aktaracak bir muhatap bulmak. Anlatılamayan ve paylaşılamayan şey, insanın içinde yankısız bir sessizliğe dönüşür. Göğsün tam ortasında bir boşluk, büyüyen bir delik. Uzaydaki tenha boşluklar gibi.

Saç boşluğu, gök bilimcilerin keşfettiği ilk uzay boşluğuna verdikleri isim. Bu boşluklarda ışığın varlığını görünür kılacak madde ve kaynak çok seyrek. Bir çeşit tenhalık. Işık vardır ama onu görünür kılacak bir etkileşim olmadığı için boşlukta görünmez. Modern insanın derinleşen yalnızlığı, tam da bu kozmik tenhalığa benziyor. Sosyal ağların kalabalığı ortasında aralıksız bir şekilde dışarıya fotonlar fırlatıyoruz ancak sesimizin ve ışığımızın çarparak varlığımızı bize kanıtlayacağı gerçek bir öteki bulamıyoruz. Otantik ile sanal ilişkiler aynı şey değil elbette. En basit tanımıyla otantik ilişki, iki insanın birbirini değiştirmeye veya memnun etmeye çalışmadan oldukları hâliyle temas kurmalarıdır. Kendin gibi, olduğun gibi olmak ne kadar da kıymetli. Öbür türlüsü, yargılanmaktan ve kabul görmemekten kaygı duyarak kendini sansürlemek, maske takmak veya rol yapmak. Sosyal ağlarda kullandığımız filtreler de bir çeşit sansür mü? Araştırmalar, filtre kullanım oranları arttıkça bireylerin yüz yüze iletişimde filtredeki görünümüne benzememe kaygısı yaşadığına ve bu durumun sosyal kaçınmayı artırdığına da işaret ediyor. Bu bana bir yerde denk geldiğim estetisyenin şu sözlerini hatırlattı: "İnsanlar filtreli fotoğraflarını gösterip beni böyle yapın diyor."