Genel Yayın Yönetmenimiz Emrah Polat'ın habitus, alan ve kültürel sermaye üzerine yazma önerisi, beni edebiyat dünyasında sıkça karşılaştığımız bir soruya döndürdü: İyi yazmak yetiyor mu?

Bir kitabın hikâyesinin yazarın masasından başladığını düşünmeye yatkınız. Yazar yazar, yayınevi yayımlar, okur okur; iyi olan da zamanla kendine bir yol açar. Edebiyatın adaletine dair en eski ve en teselli edici inançlarımızdan biri bu olmalı. Güçlü metnin eninde sonunda fark edileceğini, zayıf olanın ise ne kadar gürültü çıkarırsa çıkarsın unutulacağını düşünmek isteriz.

Yetmek derken hangi sonucu beklediğimiz önemli. Bir dosyanın yayınevince kabul edilmesi, kitabın okura ulaşması, eleştirel karşılık bulması ve sonraki kuşaklarca okunması birbirinden farklı sonuçlar. İyi yazmak bunların hiçbirini tek başına güvenceye almıyor. Benim üzerinde durmak istediğim, metin ayrıntılı biçimde değerlendirilmeden önce, ona ayrılacak dikkati belirleyen seçimler: Hangi dosya okunuyor, hangi kitap eleştirmenin masasına geliyor, hangisi daha baştan dikkatin dışında kalıyor? Bu ilk seçimin ardından ikinci bir sorun başlıyor: Okunmaya değer bulunan metin, hangi edebiyat anlayışının ölçüleriyle değerlendiriliyor?

İki dosyanın, yazarlarının kimliği bilinmeden aynı okur grubunca değerlendirildiğini ve benzer ölçüde güçlü bulunduğunu düşünelim. Yazarlardan biri dergileri izliyor, yayınevlerinin çizgisini biliyor, editörlerle karşılaşabileceği çevrelerde bulunuyor. Diğeri dosyasını nereye göndereceğini bile kestiremiyor. Yayıncı aramaya başladıklarında ilk yazarın dosyası daha kolay editör değerlendirmesine ulaşabilir. Bu avantaj, dosyasının daha iyi olduğunu göstermez. İkinci yazara yayın çevrelerini tanımasını öğütlemek işe yarayabilir; fakat çözümü yalnız bu öğüde bağlamak, değerlendirme imkânındaki eşitsizliği yazarın kendi başına aşması gereken bir sorun olarak kabul etmek olur.

Fakat bu örneğin de bir güçlüğü var: Dosyaları eşdeğer bulan okurlar hangi edebiyat anlayışıyla yetişti? Onların güçlü bulduğu özellikleri başka bir okur topluluğu önemsemeyebilir. Yazı boyunca kullandığım “iyi metin” sözü de bu güçlükten muaf değil. Bir metne ‘iyi’ derken dilinde ve kuruluşunda gösterebildiğimiz özelliklere dayanabiliriz; başka bir okur aynı özellikleri farklı değerlendirebilir. Edebî değeri tartışabilmemiz için önce metnin böyle bir okumaya ulaşabilmesi gerekiyor.

Bir kitabın itibarı yerleşmiş bir yayınevinden çıkmasıyla henüz tanınmayan bir yayınevinden çıkması arasında yalnız dağıtım farkı mı vardır? Bir eleştirmenin o kitap üzerine yazması esere ne kazandırır? Ödül, söyleşi, festival daveti, akademik makale yahut başka bir yazarın kitabı anması, eserin edebî değerini mi değiştirir; yoksa edebiyat alanındaki yerini mi?

Bourdieu'nün sosyolojisi, bu seçimleri yayınevlerinin, dergilerin, eleştirmenlerin ve okurların birbirlerine göre konumları içinde incelemeye yardım eder. Aynı yazar için rekabet eden iki yayınevi ya da birbirinin şiir anlayışını reddeden iki dergi, bu ilişkilerin içindedir. “Alan” kavramı, edebiyatta neyin değerli sayılacağı üzerindeki mücadeleyi de kapsar.

Bir yazar çalışma masasının başına geçtiğinde ilk bakışta tek başınadır. Oysa çocukluğunda dinlediği hikâyeler, evinde bulunan ya da bulunmayan kitaplar, okuduğu okullar, karşılaştığı öğretmenler, yaşadığı şehir, konuştuğu dil, ailesinin dünyaya bakışı ve gençliğinde keşfettiği yazarlar da onunla birlikte o masaya gelir.

Bourdieu'nün habitus kavramı, geçmiş deneyimler içinde oluşan, algılama ve davranma biçimlerimize yerleşen dayanıklı yatkınlıkları anlatır. İnsan her kararını sıfırdan vermez; daha önce öğrendikleri, mümkün ve uygun bulduğu seçenekleri etkiler.

Bir insan neden öyküye yakınlık duyar da bir başkası şiire? Neden biri klasik anlatının sürekliliğini doğal bulurken diğeri parçalı, deneysel metinlere yönelir? Bir yazarın bazı cümleleri “fazla süslü”, bazılarını “sahici”, bazılarını da kendiliğinden “edebî” bulmasını yalnız kişisel mizacıyla açıklayabilir miyiz? Elbette bütün bu seçimleri habitusa bağlamak mümkün değildir; fakat beğenilerimizin sandığımız kadar tarihsiz olmadığını kabul etmek gerekir.

Habitus yalnız ne yazdığımızı değil, edebiyat dünyasında nasıl hareket ettiğimizi de etkiler. Hangi dergiye dosya gönderileceği, bir editöre nasıl ulaşılacağı, reddedilmenin nasıl yorumlanacağı, bir söyleşide hangi dilin kullanılacağı da zaman içinde edinilen pratik bir bilgidir. Bazıları alana girdiklerinde oyunun dilini öteden beri biliyormuş gibi davranabilir; bazıları ise iyi bir metin kurmanın yanı sıra o dilin alfabesini de sonradan öğrenmek zorunda kalır.

Yeni okumalar ve başka çevrelerle kurulan uzun süreli ilişkiler, yazarın önce doğal bulduğu tercihleri değiştirebilir. Başlangıçta kendisine uzak gelen bir anlatım biçimi, zamanla kendi yazısının imkânına dönüşebilir.

Bourdieu, sermayeyi ekonomik kaynaklarla sınırlamaz.