Psikiyatrist ve düşünce adamı Saffet Murat Tura, edebiyatın en önemli sorununun iktidar olduğunu söyledi. Toplumsal üretimin korku ve umut söylemiyle gasp edilmesi sonucu oluşan iktidarın maskesini düşüren edebiyatın, fantastik korkularımızın boşluğunu göstererek daha cesur olmamızı sağladığını belirten Tura, kendisini "anti psikiyatrist" olarak tanımlıyor. Psikanalizden nörolojiye, felsefeden politikaya uzanan geniş bir alanda verdiği eserlerle Türkiye'nin düşünce hayatında farklı bir yeri olan Tura ile varoluş sorunumuzu ve edebiyatın bu süreçlerdeki etkilerini konuştuk.
Hayata derin bir anlam yüklemeye çalışmamızın, kendimizi ayrıcalıklı bir varlık olarak görmek istememizle yakından ilişkili olduğunu ifade eden Tura, evrenin etrafımızda döndüğünü sandığımızı ancak yaşananlara şahit olmaktan başka bir şey gelmediğini söyledi. Milyarlarca yaşamın gelip geçtiğini ve artık yok olduğunu hatırlatan Tura, hayatlarımızın derin anlamlar içerdiğine inanmazsak kocaman bir boşluk duygusu tarafından ele geçirileceğimizi vurguladı.
Son üç dört yüzyıldır yaşanan modernleşme süreci ve Aydınlanma ile bilimde meydana gelen büyük atılımların, evrende ayrıcalıklı olduğumuz fikrine dayanan konumumuzu derinden sarstığını belirten Tura, Copernicus ile başlayan bu süreçte evrenin merkezinde değil, herhangi bir galakside yaşayan sıradan varlıklar olduğumuzu öğrendiğimizi hatırlattı. Darwinci merkezsizleştirmenin bir hayvan olduğumuzu öğrettiğini, Nörobilim (Neuroscience) alanındaki gelişmelerin ise varlığımızın diğer doğa olaylarından pek de farkı olmadığına işaret ettiğini söyleyen Tura, bütün bunların hazmedilmesinin kolay olmadığını ve ciddi bir narsistik zedelenmeye yol açtığını dile getirdi.
Hayatın aşkın bir anlamı olup olmadığı sorusuna yanıtının "Bilmiyorum" olduğunu belirten Tura, inanmayanlara yakın olmakla birlikte bu yanıtı daha doğru bulduğunu ifade etti. Toplumsal gerçeklik içinde insan olarak var olmanın büyük bir anlam taşıdığını rahatlıkla söyleyebileceğini aktaran Tura, böylesi bir anlamın pek çok insana yeterli gelmediğini ve hayatlarının aşkın bir tarafı olmasını istediklerini sözlerine ekledi.
Gece vakti yıldızlara bakarken evrenin görüntüsünün bizi derinden etkilediğini ve muhteşem bir şeyin parçası olduğumuzu hissettiğimizi belirten Tura, bu muhteşem şeyin ne olduğunu bir gün anlayıp anlayamayacağımızın belirsiz olduğunu söyledi. Aklımızın sınırları kadar bilebildiğimizi ve varlığa ilişkin nihai bilgiye mi yoksa kendi aklımızın sınırlarına mı ulaştığımızdan hiçbir zaman emin olamayacağımızı vurgulayan Tura, bu gelişmeler karşısında bütün insanlar gibi kendisinin de içinden büyük bir itiraz yükseldiğini ancak elde edilen verilerin tam ters yönde geliştiğini ifade etti.
Biyolojik bir gerçeklik çerçevesinde anlatıldığında hayatın alıştığımız büyüsünü yitirse de yepyeni bir büyü kazandığını belirten Tura, gördüğümüzün masa değil, gerçek masanın bilincimizdeki fenomenal temsili olduğunu anlamanın gözümüzden bir perde kaldırdığını söyledi. Aşkın nörobiyolojisini bilmenin onun büyüsünü değiştiremeyeceğini savunan Tura, Albert Camus'ün Sisifos Söyleni'nde yer alan "Ontolojik nedenlerle, yani varlık sorunları yüzünden intihar eden kimse görmedim" sözünü hatırlattı. Sindirim sistemi fizyolojisini öğrendiğimizde karnımızın doymadığını belirten Tura, aşkın biyolojisini öğrenmenin aşktan vazgeçmek anlamına gelmediğini dile getirdi.
Gerçeklik algımızın kolayca bozulabileceğini söyleyen Tura, hayat dediğimiz şeyin beynimizin kurduğu öznel bir rüyadan ibaret olabileceğini ve Matrix filmindeki gibi bir evrende yaşıyor olabileceğimizi belirtti. Matrix filmindeki bilinç anlayışının kısmen doğru olduğunu ifade eden Tura, Bertrand Russell'ın "tanışıklık yoluyla" bilgi kavramına da atıfta bulundu.



.jpg)



