Selda Uygur'un Bilgi Yayınevi'nden çıkan yeni kitabı Yalvaç, ilk bakışta ruh aktarımı ve zaman yolculuğu romanı izlenimi veriyor. Ancak eserin asıl meselesi reenkarnasyonun kendisi değil, insan deneyiminin hiç sona ermediği düşüncesini kurcalıyor.

Roman, bedenin ölüp isimlerin unutulması, şehirlerin değişmesi, dinlerin dönüşmesi ve eserlerin gömülmesi gibi süreçlerin ardından bir bakış, bir arzu, bir yara, bir yetenek, bir korku ya da yarım kalmış bir hikâyenin başka bir bedende yeniden belirtiğini anlatıyor. Yalvaç'ta “ruh aktarımı” dediği kavram, insanın kendisinden sonra da devam etme biçimlerinin tamamını kapsayan geniş bir edebiyat metaforu olarak işlev görüyor.

Yalvaç, okurla arasındaki geleneksel mesafeyi kaldırıyor. Anlatıcı doğrudan okura sesleniyor, okurun hikâyedeki yerini belirsizleştiriyor ve anlatının bir “döngü” üzerine kurulduğunu ilan ediyor. Ardından “reenkarnasyon” sözcüğünü reddedip kendi kavramını öneriyor: “Biz ruh aktarımı diyeceğiz.” Bu tercih, romanın poetikasını da özetliyor.

Roma'nın yapısı da bu düşünceyi destekliyor. Doğrusal bir anlatı yerine sarmal bir hareket var. Hikâye ilerliyor gibi görünürken geriye dönüyor; geri döndüğünde aynı şeyi tekrarlamıyor, değiştiriyor. Aynı ruh başka bir bedene geçtiğinde hem karakter değişiyor hem de dünyanın anlamı değişiyor.

İstanbul'la ilişkisi özellikle önemli. “İstanbul, zamanın kapısının kilitlendiği kent” ifadesi, romanın temel metaforlarından birini kuruyor. 1980'lerden 2000'lere uzanan kültürel hafıza, siyah-beyaz televizyonlardan renkli ekranlara, kasetlerden cep telefonlarına, Yeşilçam'dan Amerikan filmlerine, çocukluk utançlarından yetişkinlik yalnızlığına uzanan bir kolaj hâlinde anlatılıyor.

Yalvaç, bir dönemi hatırlamakla kalmıyor; o dönemin insan zihninde bıraktığı tortuyu da eşeliyor. Bu açıdan nostalji, masumiyetin nasıl üretildiğini ve nasıl kaybedildiğini sorgulayan huzursuz bir bellek çalışması olarak karşımıza çıkıyor.

Roma'nın ilk bölümünün alt başlığı “Masumiyet Gerçeğe Anlamını Verir Fakat Yalnızca Sabaha Kadar” şeklinde. Uygur, çocukluğu saf, temiz ve bozulmamış bir alan olarak romantikleştirmiyor. Masumiyetin toplumsal anlamda üretilmiş bir kurgu olduğunu gösteriyor.

Gece'nin kauçuk çizmeleri, romanın en başarılı sembolleri arasında. Çizmeler, sınıf, beden, kadınlık, görünürlük ve aidiyet hakkında konuşuyor. Gece, başka kızların zarif çizmelerine bakarken kendi bedenini eksik hissediyor; annesi ise ona yeni çizmeler alabilmek adına çamaşır makinesinin tamiri için biriktirdiği paradan vazgeçiyor.

Gece'nin temel duygusu çizmeler değil, görülme arzusu. İsmail'in onu fark etmesini, adını zikretmesini, ayakkabılarını görmesini istiyor; böylece romanın bütün estetik ve etik çatışmalarına dönüşecek bir ihtiyaca parmak basılıyor. Uygur bunu açık bir cümleyle formüle ediyor: “İnsanın tüm benliği, fark edilme arzusu üzerine kuruluydu oysa.”

Gece'nin yönetmen olmak istemesi de mesleki bir tutkudan daha fazlası. O, hayatı boyunca kendisine bakmayan gözlere karşı bir kamera kurma, hikâyesini yazıp çekerek görünmezliğe karşı estetik bir karşılık geliştirme derdinde.

İsmail'in gelişi ve gidişi, Gece'nin bütün çocukluğunu o anın gerçekleşeceği beklentisiyle kurduğu bir çerçeve içinde bir travma oluşturuyor. Rüyasına giren iki parçalı saat, romanın zaman anlayışını somutlaştırıyor. Birbirini bulan iki parçanın artık ayrılmayacağı, bütün öykülerin bir kez başladığında başka bir şeye dönüşeceği vurgulanıyor: “Bir kez bir araya gelen artık asla eskisi gibi olamaz.”