Gaye Boralıoğlu'nun yeni romanı Her Şey Normalmiş Gibi, türlü anormalliğin yaşandığı koca şehir İstanbul'da, her olayın normale indirgenmesini Arda ile Lora'nın aşkı üzerinden irdeleyen bir roman.
Taksim'de patlayan bomba, ölüler, yaralılar ve olay hakkında verilen haberler derken insanlar göz açıp kapatana kadar kendi hayatlarına dönerler. Anormal olan, hayatın hızlı akışı içerisinde çoktan unutulup gitmiştir. Elbette bunu unutamayanlar da vardır. Patlama sonrası meydana gelen dumanı bir bulut olarak gören ve roman boyunca onun hayali izini takip eden Arda, herkes kendi normaliyle mutlu mesut yaşarken aynı zamanda metnin anlatıcısı da olan ana karakterimiz, hayatına gökyüzünde hep gördüğü bulutla devam eder.
“O buluta baktığımda bazen gözlerim kamaşıyor, güneşin yarattığı bir kamaşma değil, karanlığın yarattığı bir bulanıklık. Sonra o bulanıklığın içinde yavaş yavaş yüzler, gözler, ağaçlar beliriyor. Uçuşan etekler, savrulan eşarplar, yakaran eller, sahibini kaymış ayakkabılar, is, sis, bulut, dalga dalga. Ve bir an sonra değişiyor her şey. Birbirinin yerini alıyor, birbirine bulanıyor, büyük kara sis yekpare bir bütün oluveriyor.” (s. 51 – 52)
Arda ile Lora, yedi tepeli İstanbul'un iki farklı sureti. Yin ve Yang'ın simgelediği, birbirini tamamlayan ruhlar. İkisi de babasından yaralı. Belki de bu yaranın varlığı bir araya gelmelerine yol açmış. Arda, çalışmayan, avukatlık diplomasını rafa kaldırmış, çocukken babasının hastalığını gizleyen ailesine içten içe öfke duyan, o travmayı hiçbir zaman atlatamamış, evden pek çıkmayan bir adam. Lora ise atılan iftira sonrası yıllardır hapiste olan babasına yaşatılanı kendi mevcudiyetiyle silmeye uğraşan, politik mücadelesini sürdüren, elinden geldiğince darda kalana yardım etmeye çalışan bir kadın. Birinin dik duruşu, diğerinin kırılganlığıyla bütünleşmiş, ortaya inişli çıkışlı bir aşk ilişkisi doğmuş. Elbette bekleneceği gibi bir an gelmiş ve bu gönül ilişkisi çat diye kırılıp bin parçaya ayrılmış.
“Merak ediyorum, soruyorum tabii, çünkü ben küçük kovuğumda sakin sakin otururken paldır küldür hayatıma girdin, ruhuma süzüldün, beni altüst ettin, bütün görmek istemediğim yanlarımı bir bir önüme serdin, her cümlende hem nefret ettim hem âşık oldum. Dönüp dönüp kayboldum. Neredeyim diye merak ediyorum işte, neredesin diye merak ediyorum.” (s. 32)
Ayrılık, bir gün yeniden buluşmayı getirir. Patlayan bomba sonrasında bulunduğu derneğe polis baskın yapar ve Lora da tutuklanma korkusuyla kaçar. Sığınacağı yer geçici süreyle Arda'nın evidir. Yeniden birlikte olunur ama bu bir elvedadır. Yaşanılanlar, kırıklıklar, hoş anlar eski bir fotoğraf misali hatıralarda kalacaktır.
“Müzik mi açsan?” “Açmıyorum. Kendi sessizliğimize gömülüyoruz. İki varlıktan bir yokluk icat ediyoruz.” (s. 48)
Yin ve Yang ayrılır, iki varlıktan bir yokluk elde ederler. Lora kaybedecektir izini, kaçacaktır hapsedilmekten. Onun gidişine de katlanmaya çalışacaktır Arda. Rayından çıkacak, dengesi bozulacaktır. Bulutunun peşinden gidecek, her şey normalmiş gibi yapanların arasından sıyrılarak yıllardır inatla ördüğü kozasını dağıtacaktır. Lora'nın nerede olduğunu bilmedikçe ve ondan haber alamadıkça kendince bulacaktır bir çaresini. Devasını, bulutun peşine takılarak eski sevgilisinin memleketi Diyarbakır'a gitmekte bulur. Bu hareket ana karakterin kendi kabuğunu ilk çatlatışıdır. İkincisi de romanın finalinde gerçekleşecektir. Arda bilir ki ona ulaşması imkânsızdır, yine de gider kilometrelerce uzağa. Çeperinin dışına hiç çıkmamış biri için ilginç ve cesurca bir eylemdir bu kararı. Aslında yaptığı yolculuk Lora'nın geçmişinedir. Onun babasına, amcasına, kız kardeşine ve mazisine dair hikâyelerin gerçeğini öğrenecektir.
Roma'nın başında Diyarbakırlı Lora'nın mesel kültüründen beslenmiş iyi bir hikâye anlatıcısı olduğunu görürüz. Aşklarının bir parçasında hikâyeler, masallar vardır. Bunu Arda şu şekilde tanımlar:
“Lora işte o masalları okuyabiliyordu. Günün bu saatlerinde birlikte kanepeye oturur, pencereden dışarıyı seyrederdik. Yanıma sokulurdu, teninden tatlı bir esinti gelirdi ruhuma. Bir süre öylece durup şehrin fısıltılarını dinlerdik. Sonra bir ayrıntıyı yakalar, oradan mırıl mırıl bir hikâye anlatmaya başlardı.” (s. 20)
“Belki de aşk, bütün coğrafyaları örten bir atlas,” epigrafıyla başlayan, Arda'nın Diyarbakır yolculuğunu anlatan romanın üçüncü kısmında, Lora'nın geçmişte anlattığı bir başka hikâyeye daha şahit oluruz. Çiçek kıza dair bu masalsı anlatım, onun ikiz olan amcasıyla babasının da hikâyesidir.
“Bu çocukların ikisi de sonra demirci olmuşlar, Demirciler Çarşısı'nda Cêwî adında bir dükkân açmışlar ama tek ortak noktaları buymuş. Biri iyi, vicdanlı, akıllı bir adam olmuş, diğeri kötü, ahlâksız, ahmak bir adam. Bil bakalım hangisi kimin çocuğuymuş?” (s. 114)
Hiç bilmediği şehrin sokaklarında zihninde kendisine anlatılan bir masalla yol alır. Yanında nereden geldiği, daha sonra da nereye gittiği belli olmayan tavşan dudaklı bir çocuk peyda olur.

