Her şey bir cümlenin zihnime düşmesiyle başladı: "Yeniden konuşmak istiyordu, ansızın." Bu sözler, 1993 yılının ilk aylarında zihnimi meşgul eden yapılacaklar listelerinin, hayallerin, olası yazım denemelerinin, endişelerin ve doğum sonrası depresyonunun bıraktığı izlerin arasında keskin bir bıçak gibi belirdi. Kim konuşmak istiyordu diye düşündüm.

Aniden, çok sevdiğim arkadaşımın -ona Ian diyeceğim- gülen yüzü zihnimde belirdi. Kendisi yedi yıl önce AIDS nedeniyle hayatını kaybetmişti.

Ona ait hatıralarım, Studio 54'te ve ihtişamlı partilerde çekilmiş birlikte fotoğraflarımız vardı ancak o gitmişti ve hiçbir hatıra nesnesi onu geri getiremezdi. Ian bir anı olmaya da direnirdi; o, varlığın, yakışıklılığın, zarafetin ve yüksek ruhun ta kendisiydi. Sizinle olduğunda tümüyle orada olurdu, dikkati ve zekası bölünmezdi. Böylece onunla birlikte bir gece kulübünün kadife ipinin ötesine süzüldüğünüzde, Central Park'taki Sheep Meadow çimenliğine uzandığınızda ya da sabahın üçünde karanlık şehir merkezindeki sokaklarda yürüyüş yaptığınızda, dünyanın etrafınızda birleştiğini hisseder ve kendinizi dünyanın tam merkezinde bulurdunuz.

Alacakaranlıkta adlı öyküde Laird'in Maliye Bakanlığı dış ilişkiler biriminden geldiğini iddia ederek bütün bir New Yorklu otobüs dolusu insanı güldürdüğü ve sohbet ettirdiği sahne, Ian'ın dünyayla kurduğu ilişki biçiminin tipik bir örneğiydi. Bunun gibi pek çok mutlu anım vardı ancak bunlardan kaçınıyordum; çünkü çok fazla acıtıyorlardı. Hayatta yıkıcı kayıplarla başa çıkabilmemin tek yolunun, o kişiyi ya da yeri seven benliğimi bir kenara bırakıp başka biri haline gelmek olduğunu daha genç yaşlarda öğrenmiştim. Ian'ın hastalığı sürecinde dışarı çıkmayı ve bütün gece ayakta kalmayı bırakmıştım çünkü o olmadan bunun bir eğlencesi kalmamıştı.

Kelimeler içimde yankılanıyordu ve benden bir öykü kaleme almam isteniyordu.

O öldükten sonra evlendim, bir kitap yazdım, bir bebek sahibi oldum. O, benliğimin bu versiyonundan tamamen habersizdi. Aralıksız sigara içen, çılgın kıyafetler kombinlemeyi seven ve dans etme fırsatını asla kaçırmayan Al (bana böyle seslenirdi) artık mevcut değildi. Bir anlamda eski benliğim de onunla birlikte ölmüştü.

Sonra o cümle geldi: "Yeniden konuşmak istiyordu, ansızın." Bu cümlenin benimkinden farklı bir bilinçten geldiğini hissettim. O dönemde oldukça kaygılıydım; yaşlı büyükanne ve büyükbabam için endişeleniyordum, hayatının ilk günlerini yenidoğan yoğun bakım ünitesindeki plastik bir kutuda geçiren küçük çocuğum için kaygılanıyordum. Yazarlık faaliyetlerim mükemmeliyetçilik yüzünden durma noktasına gelmişti; holografik sayfalarım edebi öykülerden ziyade devletin ağır sansür uygulanmış resmi belgelerine benziyordu. Tüm bunların derinliklerinde Ian için yas tutuyordum.

Birdenbire, işte buradaydı. Ne hakkında konuşmak istiyordu? Bu, merdiven esprisi dediğimiz türden bir olay mıydı; yani sert ve çözüme ulaşmamış bir etkileşimin ardından merdivenlerde dururken ne söylemiş olmayı dilediğinize dair ani bir netlikle çarpıldığınız o an mıydı? Ian, hayattayken söylemek istediği şeyin ne olduğunu şimdi mi fark etmişti ve bunu bana anlatmak için mi gelmişti? Açık olmak gerekirse, bu bir hayalet değildi ve gerçek bir ses de duymamıştım. Kelimeler içimdeydi ve benden bir öykü kaleme almam isteniyordu. Yine de yıllardır olmadığı kadar Ian ile temas halindeydim ve bana seslenmek için neden geri döndüğünü yazmaya hazırdım.

Normal şartlarda bu isteği geri çevirmem ve kısa öykü kaleme almak hakkında daha fazla şey öğrendiğimde geri gelmesini söylemem gerekirdi. Her ne kadar bir kitap yazıp yayımlamış olsam da henüz belirli bir yöntemim yoktu ve ne yaptığımı da açıklayamazdım. Her yeni öykü ip üstünde yapılan tehlikeli bir yürüyüş gibiydi. Zanaat ve tekniğin emniyet ağı olmaksızın sallanıp duruyordum. Yirmili yaşlarımın sonuna kadar bir şairdim ve öykü yazımına minimalizmin hüküm sürdüğü bir dönemde adım attım, işe de bunu denemekle başladım.

Minimalizmi iyi bir şekilde icra etmek zordur, bunu kendim deneyimledim. Her bir Raymond Carver karşılığında, anlamla parıldamak için can atan ancak eksik yazılmış ve zayıf kalan sade cümleler kaleme alan benim gibilerden yüzlerce var lakin bu tarzla hiçbir zaman uyum sağlayamadım. Bu stil, kurgunun ne olabileceğine dair fikirlerimi biçimlendiren edebiyat türü değildi. Çok geçmeden kendi doğal yazım tarzıma ve cümlelerime yöneldim ancak bir öykünün cebirini, yani karakter artı mekan çarpı kurgunun anlama nasıl ulaştığını henüz tam olarak kavrayamamıştım. Dahası, iyi öykülerin bulunduğuna inandığım yerden değil; kafamdan, görüşlerimden ve deneyimlerimden yola çıkarak öyküler yazıyordum.

O yer neresi olabilir? Kesin olarak bilmiyorum ancak yıllar içinde iyi öykülerin, yani evrensel olanla temas kuran, yazarın egosunu ve sınırlamalarını aşan öykülerin etrafımızdaki eterik boşlukta var olduğuna dair bir sezgi geliştirdim. Henüz tamamlanmamışlardır; onlara hayat ve biçim kazandıracak dünyevi bir yazara ihtiyaç duyarlar. Yine de henüz taslak halinde yaratıklar olmalarına rağmen kendilerine ait iradeleri vardır ve yazarın onlara hak ettikleri özeni ve zamanı göstermesini ısrarla talep ederler. Eğer düşünce yoluyla zorbalığa uğrarlar veya istila edilirlerse ki bu durum hayal kurmanın tam tersidir, geri çekilirler ve direnç gösterirler. Bir öykü yaratmak, sıkı bir dostluk kurmak veya evlilik yapmakla çok ortak noktaya sahiptir. Öykünün doğasını anlamakla iyi bir iş yapmış olursunuz çünkü onun büyük bir kısmı sizin dışınızda var olmaktadır.

Öykünün ne istediğine ve neye ihtiyaç duyduğuna, ürkekliğine ve en derin kalbine karşı duyarlı olmalısınız. Siz ve kağıt birbirinize karşı duruyorsunuz.