Şair boşluğa haykırır şiirini, geceleyin. Boşluk gibi görünen daima doluluktur çünkü, haykırdıkça yakına gelendir o.

Duymanın imkânsızlığı, bizi en yakına getirenin düşünme olmasında kendini gösterir. Heidegger'in erken dönem metinlerindeki düşünme yetimize dair soru işaretleri gitgide neredeyse karamsar bir havaya bürünür. Düşünme bugün bize uzaktır, zira yakınlık halen bize en uzak olandır. Tanrıları yeryüzüne, insanı varlığa tevdi eden o Aynı'nın ocağının eklemi bize en uzak olan kalmayı yine de sürdürür. Logos'a kulak vermiş bir toplanmışlıkta varlığın ve doğanın dansının parçası olmak yerine, teknik imalatçı düşünmenin mülkiyetçiliği ve tekilliğin yankısız boşluğu içindeki sözde yakınlıklarımız dahi bizi dehşete düşürmüyorken, aşinalık putlarının İbrahim'i olan şair ve şairane ikamet eden içinse öyle değildir.

Şair geceye haykırır, çünkü gündüz yalnız edebiyat işletmeciliği ve gündelikliğin imalatçı düşleriyle örülüdür. Fakat şair, o meczup yine de gündüze haykırandır aynı zamanda; o kürsüye çıkıp normal numarası yapan ve uyanık bir kulak arayandır. Tek farkla ki, hasta olduğunu inkâr etmeyendir şair; çağın muzırlığını belleğinden, mizacından şiir olarak, son tanrının gelecek olanlarına, sessizlik bekçilerine doğandır.

Sorusuzluk olduğu kadar sorumsuzluk çağı da burasıdır. Logos'la, dolayısıyla varlığın toplanmış o özleşmesiyle bütün bir bağını yitirmiş mantığın yarattığı yıkımla, elimizde kalan kendi içine kapanmış, sebebi bilinmez bir düş kırıklığı içindeki tekilliktir yalnızca. Ruhun derinlikleri veya şiddetli seviler veyahut yasın zarureti, birer utanç olarak performans etiğinin damgasını yer. Deneyimin kendisinin yitimi, varlığa tanıklığı yerini yüzeysel aşinalık ve sığlığa terk eder.









