Marc Augé’nin Unutma Biçimleri kitabını elime aldığımdan beri, okuduğum her kitapta unutmanın ve hatırlamanın izlerini daha net görüyorum. Aylin Balboa'nın Bu Hikâye Senden Uzun Osman kitabında sevgilisinden ayrılan anlatıcı-kahramanın duygusal iniş çıkışlarını okurken, “Unutmak da tuhaf mesele. Hayatta kalabilmek için birçok şeyi unutmak zorundayız…” cümlelerinde duraksadım. Augé sanki bu satırlardan yine bana sesleniyordu. Çünkü o da, “Şimdiki zamanda kalmak için unutmak, ölmemek için unutmak, sadık kalmak için unutmak gerekir” diyor.
Aylin Balboa'nın bu cümleleriyle tetiklenince, kitabın sonuna kadar unutmakla ilgili izleri de dikkatlice takip etmeye çalıştım. Öyle ki, kitabı son sayfasına kadar, Osman geri dönecek mi merakıyla değil, kahramanımız Osman'ı unutabilecek mi beklentisiyle okudum. “Astalavista Osman” isimli son mektuptaki, “Unutmayalım bunları. Ama çok da hatırlamayalım artık neme lazım, şeytan doldurur” diyen Balboa benim soruma kesin bir yanıt vermiyor. Kitabın benim için etkileyici olan tarafı da tam olarak bu belirsizlik…
Augé unutmanın üç figürünü veya biçimini şöyle adlandırıyor: geriye dönme, erteleme ve yeniden başlama. Birbirlerine benzedikleri için bir aile havası taşıyan, bazen birbirine karıştırılan bu figürleri, yaşamın ta kendisini anlatan Balboa'nın kitabında da bulmak mümkün.
İlk bakışta mektupların gidişatı ayrılık sonrası hayata yeniden başlama üzerine kurulu gibi görünüyor ve Balboa da okuru uzun süre buna inandırıyor. Oysa mektuplar ilerledikçe, asıl meselenin geçmişin insanın peşini bırakmaması olduğunu anlıyoruz.
Yeni bir doğuşu mümkün kılabilmek için hayatına yeniden başlamak isteyen, bunun için şehir bile değiştiren bir kahramanımız var. Ama bu fiziksel kaçış, her paragrafın sonunda okuduğumuz Osman'dan kurtulmasını sağlamıyor. Çünkü Osman sadece eski bir sevgili değil, belleğe musallat olan bir düşünce. Bu yüzden Osman'ın fiziksel yokluğu anlatıcının zihnindeki varlığını azaltmıyor. Tam tersine, bazen pişmanlık, bazen de özlem biçiminde sürekli ona musallat oluyor.
Okuyucu bu özlemin ve pişmanlığın kitabın sonuna doğru silikleşeceğini bekleyebilir. Oysa son mektuptaki özlem dolu bir cümle, vakti çoktan dolmuş pişmanlığı da beraberinde taşıyor: “Hepsini geçtim, işe gitmeden önce birbirimiz için hazırlayıp termoslara koyduğumuz kahvenin kırk yıl hatırı vardır Osman.”
Kitabın başına dönecek olursak, pişmanlıklarla ve özlemle dolu bu bölümlerde, bir National Geographic dergisinde okuyabileceğimiz türden bilgilerle bezeli mektuplar ertelemelerle dolu. Bu bilimsel bilgiler ana hikâyenin ritmini bozuyor gibi görünse de, aslında kahramanın Osman'a söylemek istediklerini –barışmak, özür dilemek, beklemek, özlemek– dolaylı yoldan anlatmasına imkân tanıyor.
Kahramanımız, Osman'la geçirdiği yılların ardından daha önce olduğu kişiye dönüşemeyeceğini biliyor. Ancak dönüşeceği yeni kişiye hazır değil. Bu nedenle, İstanbul'dan ayrıldığını yazdığı dokuzuncu mektuba kadar bu erteleme hali sürüyor. “Yeni bir yıla daha, yine seninle başlamak istemezdim Osman” başlıklı sekizinci mektupta her şeyi unuttuğunu, hafızasının pamuk ipliğine bağlı olduğunu söylese de, cümlesini şöyle bitiriyor: “Yine de seni unutmuyorum, ama seni unutmuyorum Osman.”
Augé anımsama ve unutma için şöyle diyor: Kuşkusuz her şeyi unutamaz insan. Ancak her şeyi anımsamadığı da bir gerçektir. Anımsamak ya da unutmak, tıpkı bir bahçıvanın yaptığı gibi, ayıklamak ve budamak demektir.
Ayrılığın rahatsız edici ve kesintisiz acısı, bu noktadan sonra, geçmişi düzeltmek için yeni geleceği kovalayan bir kahraman sunuyor bize: “Seninle aramızda olan biteni büyük ölçüde unuttum. Anılar sanki başka bir hayata aitmiş gibi görünüyor gözüme. Ama bu, beraberinde düşündüğün gibi bir yok oluş getirmiyor. Ben seni kalbimin hafızası ile hatırlıyorum Osman.”
Unutma olmadan anlamlı bir hatırlama da mümkün olamaz diyen Augé, anıları nazikçe ayıklayarak diğerlerinin parlamasına, büyümesine ve anlam kazanmasına izin vermemiz gerektiğini savunuyor. Aylin Balboa tam da böyle yapıyor: “Güzel hatıraların tozunu alıyorum, çok değerli olanları biraz korunaklı taraflarıma çekiyorum. Fazlalıkları da depoya kaldırmak üzere kutuluyorum.”
Augé’nin tanımladığı gibi, unutmak belki de hayatın kendisinden başka bir şey değildir. Balboa'nın anlattığı ayrılık da sonunda yalnızca bir aşkın değil; belleğin, hatırlamanın ve unutmanın hikâyesine dönüşüyor.









