Yapıtları ‘çağdaş klasik’ olarak nitelendirildi Aslı Erdoğan'ın. Kitapları hakkında Le Monde, Frankfurter Allgemeine, die Welt gibi dünya çapındaki gazete ve dergilerde çok sayıda yazı yayınlandı. Uluslararası ve ulusal düzeyde birçok ödül kazandı. 2016 yılında, köşe yazıları yazdığı Özgür Gündem gazetesine yönelik terör soruşturması sırasında tutuklanıp 4,5 ay hapis yattı, beraat etti. 2017'den bu yana Almanya'da yaşıyor. 1998'de, henüz dünyası alt üst olmadan yayımlanan bu söyleşide “Cehennemden geçmeden yaşamın görkemini bütünüyle kavrayamayız. Sanat ve acı, bir ağacın dalları gibi, aynı kökten beslenir” diyor.Yalnızca Kırmızı Pelerinli Kent değil, önceki kitabınız Mucizevi Mandarin de yoğun bir acı duygusu içeriyor. Bir yazar olarak “acı”nın insan yaşamındaki yeri konusunda neler düşünüyorsunuz?– Benim işim yaşamı betimlemek, bütün görkemi ve sefaletiyle. Acı (ve onun çeşitli durumları, hastalık, sürgün, göçmenlik, yalnızlık, yitiriş) benim başlıca temalarım olsa da yaşamı olumlayan, yücelten, kutsayan bir yazar olduğumu sanıyorum. Acı yaşamın sırlarıyla simgesel ilişkiler kurmanın bir yolu. Cehennemden geçmeden yaşamın görkemini bütünüyle kavrayamayacağımıza duyduğum inanç. Sanat ve acı, bir ağacın dalları gibi, aynı kökten beslenir. “Kederden dünyalar yaratılmıştır, bir çocuk ya da yıldız doğarken acı çekilir,” derOscar Wilde.Betimlediğim sahneleri bütünüyle yaşadımKırmızı Pelerinli Kent’te Brezilya’nın efsane kenti Rio’yu anlatıyorsunuz. Türkiye’de yaşayanların kafasında plajları, karnavalları, futboluyla canlanan bu kent imgesi, sizin kitabınızda bir karabasana dönüşüyor. Bu iki farklı bakış birbiriyle nasıl bir arada düşünülebilir?– Ben Rio’yu bin bir farklı yüzü olan, maskelerin ardına gizlenen, kılıktan kılığa bürünen bir kent olarak betimledim. İç içe geçmiş bir labirentler dizisi… Bu labirentler, kitabın baş kişisinin, Rio’yu anlatmaya, sözcüklerle yakalamaya çalışan Özgür’ün benliğinde. Rio sokaklarındaki yolculuk onun içsel yolculuğu ve kitabın sonunda, Özgür’le Rio’nun bütünleştiği an yazıyla hayatın tam olarak birleştiği an. Rio’nun görkemli yüzünü de betimledim aslında; tropikal yağmurlar, gümüş parıltılarla uzayıp giden kumsallar, ışık susuzluğu içinde hep ileri atılan cangıl, okyanus… Rio'da vahşet ve şiir bir arada, o yüzden de ölümcül bir kent. Neşeyle keder, sefahat ve sefalet, ölüm ve yaşam tutkusu. Kısacası cennet ile cehennemin evliliği…Son olarak, betimlediğim şiddet sahnelerinini, sokak çocuklarının, silahlı çatışmaların, açlıktan ölenlerin vb. kurgusal olmadığını belirteceğim. Bunları bütünüyle gözlemdim, yaşadım.Mekânlarla, insanlarla kurduğumdan daha derin ilişkiler kuruyorumDoğup büyüdüğünüz yerlerden, ülkenizden çok farklı coğrafyaları ve oranın insanlarını kırk yıllık tanışlarınızmış gibi büyük bir rahatlıkla anlatıyorsunuz. Bu yanınızla bana, dünyanın çok farklı coğrafyalarını öykü ve romanlarında anlatan Hemingway'i çağrıştırıyorsunuz. Dünyanın her köşesine böylesine size ait bir yermiş gibi bakabilmek nasıl bir duygu? Bu rahatlığa nasıl ulaştınız?- Benim öykülerimde, romanlarımda mekân hep kişiler kadar önemlidir.Kabuk Adam'daki tropikal ada,Mucizevi Mandarin'de Cenevre sokakları ve İstanbul varoşları.Kırmızı Pelerinli Kentise bir kent romanı, yani baş kahramanı Rio de Janeiro. Hem gerçek Rio, hem de bir serüvenin, içsel bir yolculuğun, ölümün metaforu olarak. Mekânları ya da dünyayı, ruhun bir aynası, cisimleşmesi olarak görüyorum ve kurguluyorum. Bu ilişki de çift yönlü. “İnsan mekânın uzantısından başka nedir ki?” diye sorarDurrell.Dünyanın her köşesine bana aitmiş gibi bakmıyorum, tam tersine hiçbir yerin benim olmadığını bilerek bakıyorum. Hem dışarda kalarak, hem de içine girmeye, nüfuz etmeye çalışarak. Sanırım mekânlarla, insanlarla kurduğumdan çok daha yoğun, derin, simgesel ilişkiler kurabiliyorum; kentlerle, okyanusla, ormanla…Cehennemi yazmak, cehennemde yaşamaktan daha güçtürHemingway deyince, -burada Sait Faik de diyebiliriz- onunla ayrıldığınız bir noktayı da belirtmeden geçemeyeceğim. O daha çok sıradan, küçük olaylardan okuru sarsan duyarlıklar derlerken, siz uçlarda yaşayan kahramanları anlatarak bunu gerçekleştiriyorsunuz. Uçlarda yaşayan kahramanları anlatmak, sizce yazar için daha kolay bir başarı değil mi? Demek istediğim şu: Olağanüstü bir öykü anlattığınızda bu kendiliğinden ilginç bir konudur, oysa sıradan bir öyküyü olağanüstü kılabilmek yazar için daha fazla güçlükler taşımıyor mu?- Benim anlattığım kişiler bir yönleriyle çok sıradanlar, sokağı, sokak insanlarını anlatıyorum ben. Ancak onları sıra dışı kılan trajedileri. Hastalık, işkence, delilik gibi. Hepimiz ölüm duygusuyla içli dışlı yaşamıyor muyuz? Şiddet en korunaklı hayata bile bir biçimde bulaşıyor. Temalarımın, edebiyatçıların pek bulaşmayı sevmediği, el yakan temalar olduğuna katılıyorum, ama ilginçlik adına uç noktalarda gezinmiyorum. Bunlar benim yaşamda gerçek anlamda yüzleştiğim, didiştiğim, baş etmeye çalıştığım sorular, sorunlar…Ölümü veya hastalığı anlatmanın kolay olduğuna katılamam. “Cehennemi yazmak, cehennemde yaşamaktan daha güçtür.” Sonuna dek içten olmazsanız, bir anda yazıyı tüketir, içini boşaltırsınız.Ben yazıda şiddete karşı değilim. “Sıradan"ın ardındaki şiddet açığa çıkarılmalı, deşilmeli bence. Televizyon ekranlarında izleye izleye kanıksadığımız, yabancılaştığımız, "başkalarının” başından geçen seyirlik olaylar sandığımız şiddeti okura yaşatmaya çalışıyorum. Hem bedeninde, hem de ruhunda duyumsatmaya. Ne insan, ne de yazar olarak dünyadaki bunca acıya, şiddete, kötülüğe gözlerimizi kapama lüksüne sahip değiliz.Bazen bir cümleyle saatlerce uğraşıyorumEski dile ve sözcüklere yakınlık duyan biri değilim. Ancak sizin yapıtlarınızda eski sözcük ve deyimler öylesine yerlerine oturuyor ki, onları değiştirmeyi denediğimde başarısız kalıyorum. Genç bir yazar olmanıza karşın, dilinizdeki bu oturmuşluk nereden geliyor?- Kolay yazan biri değilim. Sözcükleri neredeyse cımbızla seçiyorum. Öz Türkçe - Osmanlıca ayrımına girişmiyorum, bazen bir cümleyle saatlerce uğraşıyorum. “Oturmuşluk” dediğiniz aslında çabaların, cebelleşmelerin, kül tablası deryasında geçen ve alnımda bir başka çizgiyi derinleştiren sayısız gün ve gecenin sonucu. Bir de çok okudum, özellikle gençlik yıllarımda. Yurtdışında yaşadığım uzun zaman dilimlerinde yanımda taşıdığım dil de o yıllardan kalan “kitap dili” oldu sanırım.Fizikçilerin yalnızlığı, elektronlardan daha çok ilgimi çekiyorduSon iki yıldır yazar olarak tanınıyorsunuz. Oysa ardınızda parlak bir öğrenim var. Bilimadamlığından kopup yazarlığa geçişiniz nasıl oldu?- Aslında sekiz yıldır yazıyorum. 1990'da bir Yunus Nadi üçüncülüğüm var. 1991'de de “Argos"ta öyküler, metinler yayımladım. Belki bir çelişki gibi görünecek, ama yazmaya sıkı sıkı sarılışım, onu yaşamımın odak noktasına koyuşum, CERN'de, bilimadamı olarak çalıştığım zaman. O dev fizik laboratauvarında günde 14-15 saat çalışıyor, eve dönüp sabaha dek yazıyordum.Mucizevi Mandarinde öyle doğdu. Şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum ki, bir ip cambazı değneğine nasıl tutunursa, ben de kalemime öyle tutunmuşum.İnsan hayattaki yerini eninde sonunda bulur. Cenevre'nin arka sokakları, CERN'in arka bahçeleri - fizikçilerin dünyasındaki bunalımlar, yalnızlık, delilik -  elektronlardan daha çok ilgimi çekiyordu. Benim temel sorularım hayatla; evrenle değil.  Sonuçta, ne ben fiziği hak ediyordum, ne de fizik beni.Geçen yıl Deutsche Welle'nin düzenlediği öykü yarışmasında "Tahta Kuşlar” adlı öykünüz sekiz yüzden fazla öykü arasından birinci seçildi. “Adam Öykü"nün sekizinci sayısında okuduğumuz bu gerçekten olağanüstü güzellikte öyküyü ne zaman kitap olarak göreceğiz?- Benzer temaları işleyen iki öyküyle birlikte, "Tahta Kuşlar” sonbaharda kitap olarak çıkacak inşallah!Meraklısı için Aslı Erdoğan'ın kişisel web sayfası(Turgay Fişekçi /Eylül 1998/Adam Öykü / Sayı 18)