Sürgünde yaşlanan ve yurdundan uzakta ölen Juan Goytisolo (6 Ocak 1931 - 4 Haziran 2017) ile 1987 yılında Nedim Gürsel bir söyleşi gerçekleştirmişti. İspanyol yazara göre, Osmanlı kültür mirası sağ akımların tekeline bırakılmamalı ve bu mirasın olumlu unsurlarına sahip çıkılmalı.Juan Goytisolo çağdaş İspanyol edebiyatının en önemli adlarından biri. Ne yazık ki ülkemizde pek tanınmıyor. Romanları birçok yabancı dile çevrilen Juan Goytisolo, uzun yıllar sürgünde yaşamış.Francodöneminde yapıtları yasaklandığı için ülkesine dönememiş. İspanya'da demokrasiye geçildiğinde de, sürgünde yaşlanan birçok İspanyol aydını gibi ülkesine gideceğine Marakeş'e yerleşmiş. Paris'le Marakeş arasında mekik dokuyup duruyor. Bu arada yolu İstanbul'a, Konya'ya, Kayseri'ye düşüyor.Goytisolo'ya İstanbul dönüşü Paris'in “Sentier” mahallesinde rastladım. Giderek bir “Türk mahallesi"ne dönüşen "Sentier"nin kalabalık sokaklarında, iki yanında terzi atölyelerinin sıralandığı dar geçitlerde bir süre dolaştık. Juan, El Pais gazetesi için Türkiye üzerine bir dizi röportaj yapmıştı. Konya veMevlana, Kırkpınar yağlı güreşleri, son olarak da peribacalarıyla Barselonalı mimarGaudi‘nin yapıtları arasında koşutluk kuran çok ilginç röportajlar. Söze Türkiye izlenimlerini sorarak başladım:Türkiye'nin kültürel kökenleri çok katmanlı bir yapı oluşturuyorTürkiye yakından tanıdığın bir ülke. Son yıllarda oldukça sık Türkiye'ye gittiğini, romanlarından bazılarında, örneğin Yurtsuz Juan'da, ülkemizden de söz ettiğini biliyorum. "Les Temps Modernes"in Türkiye özel sayısı için yazdığın "İstanbul” adlı denemeyi Türkçeye çevirmiştim. Ne yazık ki Türk okurları seni yalnızca bu denemenle, bir de Türkçeye “Yalnızlar Kumsalı” adıyla çevrilip Hürriyet Yayınları'nca “aşkın, seksin, çılgınlığın kol gezdiği bir şaheser” olarak tanıtılan “Ada” adlı romanınla tanıyorlar. Yani pek az tanıyorlar. Senin deyiminle söylersek “Hayvansı bir enerji” saçan İstanbul'dan ne gibi izlenimlerle döndün bu kez?- Bir ülkeye ilgi duyunca o ülkenin kültürel kökenlerini araştırmak isterim. Türkiye'nin kültürel kökenleri çok katmanlı bir yapı oluşturuyor. Hititler, Romalılar, Bizans, sonra Osmanlı dönemi… Özellikle Osmanlı kültürü ilgimi çekiyor. Mevlana ve yağlı güreşler üzerine yaptığım röportajlar, gerçekte, Osmanlı kültürünün iki geleneksel ifade biçimi üzerine yazılmış denemelerdir. Ne Mevlevilerin dans törenini, ne de bir spor etkinliği olarak yağlı güreşi anlatmak istedim bu röportajlarda. Amacım Osmanlı geleneğini sürdüren kültür etkinliklerinin çağdaş Türk toplumundaki izdüşümünü yakalayabilmekti.Edebiyatımız İslam'ın, dilimiz Arapçanın etkisinde kaldıBiliyorsun Türkiye Avrupa Topluluğu'na tam üyelik için başvuran tek İslam ülkesi. İki yıl önce yapıtlarının tümü için “Auropalia” edebiyat ödülünü aldın. Ödül töreninde yaptığın konuşmada yanlış anımsamıyorsam, kendini Avrupalı bir yazar olarak görmediğini, ilgi alanının Avrupa dışı toplumlara, özellikle de İslam toplumlarına yöneldiğini söylemiştin. Kendi içine kapanan bir kültürün, bu Avrupa kültürü bile olsa, yozlaşıp tükeneceği görüşünü bugün de taşıyor musun? Türkiye'nin Avrupa'yla bütünleşme çabalarını nasıl değerlendiriyorsun?- Avrupa'yla bütünleşme sorunu yüzyıllar boyunca İspanyol entelektüel yaşamını da derinden etkilemiş bir sorun. On sekizinci yüzyıldan beri bu sorun İspanyol aydınları arasında da gündemden düşmedi. “Avrupalı mıyız, yoksa değil miyiz?” Bu soruyu sürekli bir biçimde kendimize sormamız çok doğaldı, çünkü Afrika'nın Pireneler'de bittiği kanısı bir hayli yaygındı Avrupa'da. İlerici olarak nitelelendirebileceğimiz İspanyol aydınlarındaki genel eğilim, Avrupa kültürüne ters düşen her şeye yüz çevirmek, Avrupa uygarlığının yarattğı değerleri bir an önce benimsemekti. Böylece Avrupalılardan daha fazla Avrupalı olmak istedik. Ama, bu istek epeyce pahalıya mal oldu bize. Çünkü tarihimizi çarpıtmamıza neden oldu. Şöyle ki:Katolik krallar döneminden beri İspanya, Batılı bir ülke sayılagelmiştir. Ama bizim tümüyle Batılı bir toplum olmadığımız da gerçek. İspanya tarihinde Yahudi ve İslam kültürlerinin etkileri çok derin izler bırakmıştır. Bu izleri yok sayıp Avrupa'ya yöneldik ve sonunda Avrupa'yla bütünleştik. Ama bugün, kültürel ve etnik açıdan, gerçek anlamda melez bir ülkeyiz. Aklı başında hiç kimse bunun tersini iddia edemez. Örneğin edebiyatımız uzun yıllar Batının değil İslamın etkisi altında kaldı.Yalnızca edebiyatımız mı? Dilimiz de Arapçanın etkisinde gelişti. Bu etkilenmeCervantes'te,San Juan de la Cruz'un şiirlerinde bile görülür. Cruz'un şiirlerini, Batı edebiyatının değil,İbn-Arabi, El Hallac, İbn-el Feridgibi İslam tasavvuf edebiyatı temsilcilerinin ışığında anlayıp çözümlemek mümkün olabilir ancak.Cervantes'in Yahudi kökenli bir aileden geldiğini pek az kişi yazabiliyorDemek ki İspanya, Batılılaşma sorunu açısından, Türkiye'yle benzerlikler taşıyan bir ülke. İspanya örneğini vererek bir ölçüde sorumu yanıtlamış oldun. İslam kültüründen gelen etkilerin ne gibi gerekçelerle dışlandığını tahmin edebiliyorum. Peki şimdi Felipe Gonzalez hükümetinin kültür politikası çerçevesinde bu etkiler değerlendirilmiyor mu?- Milliyetçi Katolik iktidar döneminde İslam kültüründen kaynaklanan değerlere savaş açılmıştı. Tarihçiler Vizigot ve Roma mirasını önemsiyorlar, bu uygarlıkların dışından gelen katkıları, özellikle de Yahudi ve İslam kültürlerinin katkılarını yok sayıyorlardı. Bu anlayış Franco dönemindeki kadar olmasa da geçerliliğini hâlâ koruyor.Ama öte yandan İspanya tarihini değişik bir açıdan yorumlayan, merkeziyetçi yaklaşımlardan uzak durmaya çalışan tarihçiler de var. Örneğin Roma dönemi uzmanıAmerigo Castrogibi. Ya daDante’ninİlahi Komedyası'nınMuhammed'in miraç gecesinde yaşadıklarından kaynaklandığını öne sürenPatiosgibi.İslam ve Yahudi kültürlerinin İspanyol kültürüne katkıları bugün bilinen, üzerinde durulan bir konu. Ama bu katkılara resmi bir biçimde sahip çıkılmıyor henüz. “Altın çağ” yazarlarının birçoğunun yeni Hıristiyanlardan, yani Yahudi ya da Müslüman dönmelerden oluştuğunu söylemeye pek az kişi cesaret edebiliyor. Örneğin ulusal gururumuzCervantes'in Yahudi kökenli bir aileden geldiğini pek az kişinin açıkça yazabilmesi gibi.Ne var ki dışlanan yok sayılan gerçekler, günün birinde ortaya çıkıp, geri tepip ağırlıklarını duyurmaya başlarlar. Günümüz İspanyol toplumu işte bu tür bir geri tepmenin kültürel sarsıntısını yaşıyor. Müzikte iyice belirgin bu durum. Arap kökenli şarkılar giderek yaygınlık kazanmakta.Sözü Türkiye'ye getirirsek, bir bakıma benzer bir durumla karşı karşıyayız.Kemal Atatürkyurdunuzu kurtardı, bağımsızlığa kavuştunuz. Ama modernleşme girişimini başlatırken geçmişi köktenci bir biçimde yadsımaya kalkıştı. Bu girişim bana İtalyanca bir deyimi anımsatıyor: “Çocuğu da banyonun kirli suyuyla birlikte atmak”. Osmanlı kültür mirası biraz da böyle atıldı gibime geliyor.Osmanlı kültür mirası sağ akımların tekeline bırakılmamalıBugün Atatürk devrimlerine karşı yöneltilen eleştirilerin, hatta girişilen eylemlerin toplumda yaygınlık kazanmaya başlamasının nedenlerinden biri de bu belki.- Evet, son Türkiye yolculuğumda dışlanan, yok sayılan gerçeklerin geri dönüşünü izledim, benimsenmeye başlandıklarını gördüm. Şunu da eklemeliyim: Osmanlı kültür mirası sağ akımların tekeline bırakılmamalı, onların bayrağı durumuna gelmemeli. Tüm siyasal görüşler, özellikle de sol, bu mirasın olumlu unsurlarına sahip çıkmalı.Tarihçiler Arapların İberik yarımadasına egemen olmasını içlerine sindiremiyor“Dışlananın geri dönüşü"olarak nitelendirdiğin bu olgudan yola çıkarak sözü Don Julian adlı romanına getirmek istiyorum. Roman kahramanı, Cebelitarık'ın karşı yakasından, yani Tanca'dan yurduna bakıp eski bir efsaneyi anımsıyor. Bu efsaneye göre son Vizigot kralı Rodrigo, Kont Julian'ın kızını iğfal ettiği, yani yasayı ve Hıristiyan ahlak kurallarını çiğnediği için İspanya Arap istilasına uğramış. Roman kahramanı, Franco İspanyası'yla hesaplaşır, zorba yönetcilere sövüp sayarken , yurdunun yeniden Arap istilasına uğramasını dileyecek kadar aşırılığa vardırıyor işi. Bu romanda da "dışlanan gerçeklerin geri dönüşü"nü mü vurgulamak istedin?- Tarihçiler Vizigot krallığının birdenbire çöküşünü açıklamakta güçlük çekiyorlar. Arapların beklenmedik bir hızla tüm İberik yarımardasına egemen olmalarını, Pireneler'i aşıp Poitiers'ye dek ilerlemelerini bir türlü içlerine sindiremiyorlar. Halkın Arapları kurtarıcı olarak gördüğünü, bu yüzden İberik yarımadasının çok kısa bir sürede ele geçirildiğini kabul etmek istemiyorlar. Oysa gerçek bu.İspanya yeniden Hıristiyan egemenliğine girdiğinde, Arap istilasının bir "günah” yüzünden gerçekleştiği görüşü yaygınlık kazandı. Sözünü ettiğin efsane işte bu görüşe, yani bir çeşit “ilk günah” arayışına bulunmuş mitolojik kılıftan ibarettir. Yapısı itibarıyla da Adem'le Havva'nın cennetten kovulmaları efsanesine benzer. GüyaDon Julian, Vizigot kralından öc almak için İspanya kapılarını Araplara açmış.Don Julian'ı yazdığımda Tanca'da sürgündeydimPeki roman kahramanı neden yeni bir Arap istilasını özlüyor?- Bu isteği tarihsel bağlamına oturtmak gerek. Çünkü İspanya, Arap istilası sayesinde ortaçağ karanlığından kurtuldu. Bir Yeniden Doğuş yaşadı. Çeşitli kültürlerin kaynaşıp boy attığı bir ülke haline geldi. Bu kültür zenginliğinin Hıristiyan egemenliğinde de bir süre devam ettiğini belirtmeliyim.Yahudi ve Arap kültürlerinin yanı sıra örneğin Cluny rahipleri de, St. Jacques yolu vasıtasıyla Fransız kültür verilerini kuzeyden İspanya'ya taşıdılar. Toledo bu dönemde önemli bir kültür merkeziydi. Eski Yunan felsefesinin belli başlı yapıtları bu kentteki çeviri okulu sayesinde İspanya'da tanındı. Toledolu çevirmenler Doğu edebiyatlarını, özellikle de Fars, Arap ve Hint edebiyatlarından örnekleri dilimize kazandırdılar.Diyeceğim, Arap istilası İspanya için gerçek anlamda bir kültür devrimi oldu.Don Julian'ı yazdığımda Tanca'da sürgündeydim. Karşı kıyıdan başlayan İspanya toprağı benim gözümde Katolik değerlerin yücelttiği,Francofaşizmine boyun eğmiş bir ülkeydi.Arap kültürü bilinmeden İspanyol kültürü anlaşılamazKültürel kimlik konusunun hem İspanya'nın hem de Türkiye'nin gündeminde olması ülkelerimizi, dolayısıyla da aydınlarımızı birbirlerine yaklaştırabilir. Ne yazık ki, bu alanda alışverişimiz çok az. Akdeniz'in iki ucunda, birbirimizden bir hayli uzağız. Geçen yıl Fransa'da yayımlanan “Kuzey Afrikalı Günlükler” adlı kitabındaki bir denemede, yazarı bilinmeyen çok ilginç bir yapıttan söz ediyorsun. 16'ıncı yüzyılda Osmanlılara tutsak düşmüş bir İspanyolun gözlemlerini içeren bu yapıta duyduğun ilginin nedenlerini öğrenebilir miyiz?- Doğu kültürlerine duyduğum ilginin hem özel, hem de entelektüel nedenleri var. Arap halklarının emperyalizme karşı giriştikleri savaşımın yanında oldum hep. Filistin davasını aktif bir biçimde destekliyorum. Ama benim için asıl önemlisi, Arap kültürünün bilinmeden İspanyol kültürünün anlaşılamayacağı gerçeğidir. Doğuya duyduğum ilginin asıl nedeni işte bu gerçekten kaynaklanıyor.Üç ayrı topluluğun kültürlerinden, Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman kültürlerinden oluşan İspanyol kültürü, uzun süre Hıristiyan kültürün değerleriyle koşullandırıldı. Bu kültür öbür toplulukların kültürlerine karşı egemen kültür olarak benimsendi. ÖrneğinMuhammed'e karşıAziz Jeanyüceltildi. Arap istilasından miras kalan tekkeler silahlandırılıp askeri manastırlara dönüştürüldü. Müslüman tespihi İspanyol “san roselt"i oldu.İşte bu karşılıklı etkilenmeleri anlamadan İspanyol kültürünün anlaşılabileceğini sanmıyorum. İspanya'da Osmanlı İmparatorluğu'nun imajı da hem hayranlık uyandıran hem de dışlamaya yol açan bir imaj olmuştur. Aydınlar Osmanlı İmparatorluğu'ndaki dinsel hoşgörünün kendi ülkelerinde hiçbir zaman olmadığını biliyorlardı.Evet, az önce sözünü ettiğimiz kitabın yazarı da belirtiyor bunu. Osmanlılardaki hoşgörü anlayışının İspanya'da da olması gerektiğini anlatmaya çabalıyor. Bu arada özellikle harem üzerine, bilinen klişeleri de tekrarlamaktan kendini alamıyor.- Hoşgörüden nasibini almamış İspanyol yönetimini eleştirmiş oluyor böylece.Bir kültür çöküş sürecine girdiğinde, dışa açılma kaygısı da olmuyorSon günlerde okuduğum bir başka denemende de Batının Doğuya her zaman ilgi duyduğunu ama bu ilginin hep tek yönlü olduğunu, yani Doğunun Batıya aynı ölçüde ilgi duymadığını belirtiyorsun. Bu tek yönlülük nereden kaynaklanıyor sence? Hayranlık ya da dışlama biçiminde olsun, neden hep Batı, Doğuya bakmış?- Bunun çok karmaşık nedenleri var.Bernard LewisOsmanlı İmparatorluğunun Batıya ilgi duymamasını İslam dininin kurallarıyla açıklıyor. Bu açıklama yeterli değil bence. Çünkü Yunanistan ya da Portekiz için de aynı şey söz konusu.Bir kültür kendi içine kapanmaya başlayıp dekadans (1) sürecine girdiğinde dışa açılmak gibi bir kaygısı da olmuyor. Kendi içinde bir saflık aramaya, kendisiyle yetinmeye başlıyor. Bu sürece girdiğinde, bir zamanlar her türlü etkilenmeye açık olan Arap kültürü de kendi içine kapandı.İbn Haldun'un yaşadığı çağdan itibaren Arap kültürünün eski özümleme dinamiğinin giderek yavaşladığını görüyoruz.Niçin yazar olduğumu araştırmak için yaşamöykümü anlattımBiraz da romanlarından söz edelim. Bugüne dek birçok roman yazdın. Bunlardan bazıları yabancı dillere de çevrildi. Son kitabın bir roman değil ama. "Av Bölgesi” adlı son yapıtında yaşamöykünü anlatıyorsun. İspanya'da olduğu kadar başka ülkelerde, bu arada Fransa'da da epeyce yankı uyandırdı bu kitabın. Neden otobiyografi?- Romancı etkinliğim çerçevesinde bu kitap bir ayraç sayılabilir. Yaşamımı anlatma gereğini duymam aslında niçin yazar olduğumu araştırmak, bu soruya bir yanıt bulmak isteğinden kaynaklandı.Don Julian'la birlikte yazarlık anlayışımda önemli bir değişiklik oldu. Otobiyografimi yazarak bu değişikliğin nedenlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştım. İki ciltten oluşan otobiyografim,Don Julian'ı Tanca kentinde yazdığım yılın dökümüyle son bulacak.Otobiyografi yazarı hem arkeolog hem mimar yöntemiyle çalışırEvet, ilk cilt askere gittiğin zaman sona eriyor. Çocukluğunu ve yeni yetmelik yıllarını anlatıyorsun kitapta. Ama asıl anlatmak istediğin iç savaş sonrasında İspanyol toplumunun evrimi. Burjuva ve Katolik bir aileden geldiğin için ilk başkaldırı da doğal olarak aile baskısına karşı gerçekleşiyor. Sonra edebiyata yönelişini, ilk cinsel deneylerini ve Barselona'dan Madrid'e gelişini izliyoruz. Flabubert'in deyişiyle söylersek “duygusal eğitim” yıllarını.- Bu kitapta kendimi anlattığım doğru. Ama roman gibi otobiyografi de bazı anlatım tekniklerinin kullanımını gerektirdiği için, kitapta yer yer romana özgü bir yapı kurmak zorunda kaldım. Yazar, bir arkeolog örneği, kendi geçmişini kazarken bu geçmişin çeşitli dönemlerini bir araya getirmek durumunda kalıyor. Ve ister istemez bir mimar yöntemiyle çalışmaya başlıyor. Arkeolog ve mimar… Bu ikincisi romancının kullandığı yöntemlerle çalışmak durumunda. Yalnızca yaşamöykümü anlatmakla yetinmeyip bu öyküyü denetlemeye çalıştığım, kendi yazarlık deneyimim üzerine düşündüğüm de söylenebilir.Annem iç savaş sırasındaki bir bombardımanda öldüGerçekte kitap birbirine koşut ama iki ayrı çizgide gelişen bir anlatı yörüngesi izliyor. İlk çizgi geçmişi, ikincisiyse bu geçmiş üzerine yazar Goytisolo'nun düşünce ve görüşlerini sergileyen bölümlerden oluşuyor. Birbirine koşut raylarda ilerleyen iki tren gibi. Yaşamına giren insanlar, geçmişte kalan anılar ilk trende, şimdiki zamanda anlattıklarınsa ikinci trendeler. Sen ise her iki trende birden yolculuk ediyorsun. Bu yolculuğun belli başlı durakları iç savaş. Barselona, Madrid ve Fransa olarak özetlenebilir. Sonra Franco döneminde yasaklanan kitapların ve sürgün. Amerika, Küba, Fas…- Tutucu bir ailenin dört çocuğundan biriydim. Kişiliğimi belirleyen aile çerçevesi iç savaşla birlikte kırıldı. Annem bir bombardımanda öldü. Babamın işleri savaştan sonra bozuldu. Kardeşlerimle birlikte Franco İspanyası'nda, ama kesinkes tutucu olmayan ve bize pek söz geçiremeyen yaşlı bir babanının gözetiminde büyüdüm. Diyeceğim, yetişmemde aile baskısı çok etkin bir rol oynamadı.Varoluşumu, iç savaştan sonra kendini bir türlü toparlayamayan yoksul bir toplumda, yıkıntıların arasında büyümüş olmam belirledi aslında. Olumlu ve olumsuz yanlarıyla kişiliğimi bu toplumsal duruma borçluyum. Burjuva bir ailenin korumasında büyümedim çünkü. Annemin erken ölümüyle yakın sevgiyi de yaşayamadımAnnemle ilgili ne anımsıyorsam anlattım ve unuttumKitabın başında annenden çok sık söz ediyorsun. Ama ölümünden sonra tümüyle siliniyor yaşamından. Anısı bile kalmıyor. Daha sonraki bölümlerde bir kez olsun anneni anmıyorsun, anımsamıyorsun.- Annemle ilgili ne anımsıyorsam kitabın başında anlattım. Sonra, ölümünden sonra, unuttum onu. Belki bilinçaltında bir yere gizlenmiş, yüzeye çıkmayı bekliyordur. Eşcinselliği, cinsel soğukluğu ya da kadın düşkünlüğünü anne ve babayla ilişkiye bağlayan kuramlar pek inandırıcı gelmiyor bana. Örneğin annenin yokluğu ya da sürekli varlığı eşcinsel eğilimlerin nedeni olarak gösterilebiliyor. Oysa birbirine karşıt iki durum söz konusu.Otobiyografim İspanyol edebiyatında bir yenilikBu kitabında özel yaşamınla ilgili hiçbir şeyi gizlemiyorsun. Gerçekleri yazmada gösterdiğin cesaret kutlanmaya değer doğrusu! Otobiyografi yazmak bir cesaret işi mi sence, yoksa bir  itiraf biçimi mi?- Kesinlikle bazı itiraflarda bulunmak için yazmadım bu kitabı. Geçmişim üzerine özgürce düşünmek, özel yaşamımla ilgili gerçeklerin çözümlemesini yapabilmek için yazdım. Bu kitabın İspanyol edebiyatında bir yenilik olduğu öne sürülebilir. Çünkü yazarlarımızdan çoğu benim kadar açık yürekli değiller. Şimdiye dek yazılmış otobiyografilerde gerçeklerin üstü örtülmüş, özel yaşamdan pek söz edilmemiştir. Bu, sanıyorum, Katolik geleneklerimizden kaynaklanan bir durum. Kahvede ya da bir yolculukta hiç tanımadığımız insanlara özel yaşamımızın en karanlık yanlarını anlatabiliriz, ama iş yazmaya gelince durum değişir.Biz İspanyollar kendi hakkımızda olumlu bir imaj bırakmak isteriz geleceğe. İngiliz edebiyatındaki otobiyografilerse tam tersine, özel yaşamlarını çevrelerindekine anlatamayan yazarların iç dökmelerinden oluşan kitaplardır. Bir İngiliz yazarı olsaydım otobiyografimi yazmaya kalkışmazdım.19. yyromanındaki psikolojik derinlik bana çok yabancı“Av Bölgesi"nde şu satırların altına çizmişim: "Yazmak benim için bir uçuruma atlamaktı.”-Don Julian'dan bu yana yazdığım romanların tümü önceden tasarlanmamış yapıtlardır. Yazmak, biraz da, sonu bilinmeyen bir serüvene atılmak benim için. Romanlarımda belli bir konu yok biliyorsun. Bazı kişiler, betimlemeler, izlenimler var. Bir romana başlarken yazma ediminin beni nereye götüreceğini önceden kestiremiyorum. Bir imgeden, bir duygu ya da izlenimden yola çıkıyorum, o kadar.Don Julian, Yurtsuz Juan, MakbaraveSavaş Sonu Görüntüleri'ni böyle yazdım.Roman kendi kendini yazdırıyor sanki. Ben yazdıkça metnin özgül kuralları işlemeye, yazarı denetlemeye başlıyorlar. On dokuzuncu yüzyıl romanındaki psikolojik derinliği olan kahramanlar çok yabancı bana. Bir öykünün, başlangıç - gelişim - sonuç çizgisinde anlatılması da. Benim için yalnızca dil önemli.Sürgün, İspanyol edebiyatındaki orijinal yapıtları fark etmeme yol açtıOkuduğum romanlarının tümünde bir dil sorunu var. Günlük dilin, dilbilgisi kurallarının aşılması sorunu. İspanyolcayı milliyetçi yazarların tekelinden kurtarmak için mi bu yola başvuruyorsun? Yoksa yıllardır ülkenden uzakta yaşadığın için mi?- Bu sorunu bir başka soruyla yanıtlayacağım. Nasıl olur da bir yazar kendi ülkesinde yaşayarak hâlâ anadilinde yazmayı sürdürebilir? Bu durum, yani İspanya'da oturup İspanyolca yazmak, sürgünde yaşayıp İspanyolca yazmaktan daha zor bence. Çünkü bir ülke yalnızca bir toprak parçası değil, aynı zamanda bir geçmiş ve bir dildir.Don Julian'da anlatıcı ülkesinin topraklarına saldıramadığı için diline ve kültürüne saldırıyor. Bu açıdan bakıldığında ülkemde, yani kendi dilimde yaşadığım söylenebilir. Bir de şunu ekleyeyim: Kendi dilimi her zaman bir başka dilin ışığında yaşamışımdır. İspanyol edebiyatını başka edebiyatların ışığında değerlendirdiğim gibi. Böylece çok değişik değer ölçütleri edinebildim.Sürgün, ülkemdeki egemen değer ölçütleriyle bütünleşmemi engelledi; İspanyol edebiyatındaki orijinal yapıtları fark etmeme yol açtı. Anadilimin konuşulmadığı ülkelerde yaşayıp İspanyolca yazdığım için kendi dilimi, kendi üslubumu bulabildim. Sürgünde yaşayan bir yazar ülke toprağıyla ilişkisini kestiğinden diline daha çok sahip çıkar. Dil bir anlaşma aracı olmaktan çıkmış, bir çalışma nesnesine dönüşmüştür onun için. Anlaşma sürecinde başka bir dili kullanmakta, ancak yazarken, yani çalışırken kendi diliyle baş başa kalmaktadır. Buysa, bir yazar açısından, avantajlı bir durum.Uzun yıllar İspanyolca konuşmadım. Bu, İspanyolca yazmamı kolaylaştırdı. İspanyolcaya daha yoğun bir ilgi duymama yol açtı. Yeni bir dil bulmam gerekiyordu akademik dile saldırabilmem için. İlk kez Don Julian'da denediğim bu yeni dili ancak sürgünde yaratabilirdim.Marks benim kuşağımın çok vaktini ve enerjisini aldıPolitikadan pek söz etmedik. Oysa siyasal savaşımın ilgi alanın dışında kaldığı söylenemez. “Av Bölgesi"nde Marksist döneminden "Kısırlaştırıcı bir dönemdi” diye söz ediyorsun. Bir başka yerde de şu ifade var: “Enerji hırsızı Marks”.- Bu deyimiRimbaud,İsaiçin kullanmıştı.Marksbenim kuşağımın çok vaktini ve enerjisini aldı. Siyasal toplantılarla, devrim tartışmalarıyla geçirdik ömrümüzü. Gerçi ben bu tartışmaların biraz uzağında kaldım hep. Komünist partinin aktif bir üyesi değildim.Örneğin bir Semprun'un yaşadıklarını yaşamadın.- Hayır, yaşamadım. Ama uzun yıllar, o ortadan, ben kenardan, aynı yolda yürüdük.Bu uzun yürüyüş artık yalnızca edebiyatın uçurumlarla dolu coğrafyasında mı devam ediyor?- Yürümeye devam ediyorum. Yolculuklara da…Türkçe öğrediğini biliyorum. “Gergedan” bir sanat dergisi adı olabilir mi sence?- Neden olmasın? Gergedan sevimli bir hayvandır.Bu konuşmayı Gergedan için yapıyorum da.- Gergedan'a selam öyleyse! Türkiye'deki dostlara, İstanbul'a selam!“Sürgünde yaşayan bir yazar diline daha çok sahip çıkar” başlığı ile yayınlandı.(1) Dekadans: Çöküş, gerileme, yozlaşma, düşüş.(Nedim Gürsel /Ekim 1987/Gergedan / Sayı 8)