Tobias Wolff, merkeze yerleştirdiği konu etrafında sekiz ayrı zaman diliminde geliştirdiği olay örgüsünde Amerika'da hukukun zenginlerin ve güçlülerin elinde olduğunu gösteriyor. Hukuk herkese karşı eşit şekilde görevini yerine getirmediğinde insanların vicdanlarını rahatlatmak için kendi adaletlerini sağlamaya kalkışmaları, zincirleme biçimde hiç umulmadık sonuçlara yol açabiliyor.

Köpek saldırdığında Brian Gold tam tepedeydi. Boynunda zincir olan kocaman, siyah, kurt gibi bir hayvan arka verandaların birinden fırlayıp bahçeden uçarcasına geçti, parka daldı; kalın kar tabakasına rağmen zorlanmadan koşup Gold'un kızına yöneldi. Gold, zincirin köpeği aniden durdurmasını bekledi; ancak köpek ilerlemeye devam ediyordu.

Bunlar, Tobias Wolff'un Zincir adlı öyküsünün giriş cümleleri. Öykünün daha en başında yazarın beni kolumdan tuttuğu gibi karla kaplı parka fırlatıp attığını hissettim. İşte orada, o tepede, gerçek sandığım capcanlı bir sahneyi izlerken buldum kendimi. İri yarı, korkunç köpek yamaçtaki küçük kıza doğru koşuyordu. Ama ne koşma. Nasıl havlama. Hayvan zincirli. Durması gerekiyordu. Ha durdu, ha duracak. Durmadı. Zincir çok uzun. Karların içinde kızın babasıyla birlikte donakaldım. Köpeğin kızağı devirmesini, çocuğu omzundan yakalayıp dişlerinin arasında oyuncak bebek gibi savurarak tepeyi tırmanışını, kızın hareketsiz göğe bakan gözlerini, Gold'un ve benim çaresizliğimizi hiç unutmadım.

Katıldığım yazma atölyesinde hocamız, bizde öykü girişlerinin gereksiz uzatıldığını, hikâyeye pekâlâ dan diye bir yerden girilebileceğini söyledi. Bunun tam olarak nasıl yapıldığını bu öyküde gördüm. Kitabın adı da olayın ortasına fırlatıldığımız o ana işaret ediyor: Hikâyemiz Burada Başlıyor.

Saldıran köpekten korkarım. Benzer bir olayı ilkokuldayken yaşadım. Arkadaşlarımla mahalle aralarında dolaşırken siyah bir köpek aniden havlayarak bize doğru koşmaya başladı. Hepimiz kaçıştık. O panikle ayağım taşa takıldı. Yüzüstü yere düşmemle birlikte hayvanın dişlerinin ayak bileğime geçtiğini hissettim. Avazım çıktığı kadar bağırdım. Hayvan ısırınca rahatladı, bileğimi bıraktı; ama yanmayla karışık o acı felaketti. Sonrası malum, hastane, iğneler. Öykünün girişi bu yüzden de beni etkilemiş olabilir.

Hayatımda kendimle ilgili aldığım en yerinde kararlardan biri dört yıl önce yazma atölyesine katılmaktı. Önümdeki yol ayrımının farkında olmakla birlikte çekincelerim vardı. Sıkılırsam, ya hiç sevmezsem, yazamazsam ya da yazdıklarımın beğenilmediğini görüp kendimi kötü hissedersem diye düşünüyordum. Aklımda sorularla katıldım sonunda. Bırakın sıkılmayı, yolculuğumda her gün daha büyük keyifle ilerliyorum. Ruhumda hep bir yeni başlamışlık duygusu var. Sürprizlerle dolu çünkü. Aynı zamanda kendimi, diğer insanları tanıma ve anlama yolculuğu bu.

Atölyede hocamın vurguladığı bir diğer detay, bundan sonra okurken eskisi kadar rahat olmayacağımız, olmamamız gerektiğiydi. Haklılığını gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. Öykü veya roman okumaya, Orhan Pamuk'un Saf ve Düşünceli Romancı'da tanımladığı, anlatılanın gerçekliğine kayıtsız şartsız inanmış, saf okur olarak başlıyorum. Yazarla aramızdaki gizli sözleşmeyi hiç tereddütsüz imzalayıveriyorum. Ama bazen metnin ormanında ilerledikçe bir de bakıyorum ki hiç farkına varmadan yazarın anlatımını, kullandığı yöntemi, kurduğu dünyayı, anlatının merkezini, karakterleri, zihnimde canlanan resimleri, hissettiklerimi sorgulayan, sürekli sorular soran düşünceli okur safhasına geçivermişim. Aslında o an kendimi daha çok huzursuz okur olarak hissediyorum. Zincir'de de aynı şey oldu.

Kitap, Kuzey Amerikan edebiyat akımı Kirli Gerçekçilik ekolüne dahil yazarlar arasında sayılan Wolff'un otuz yıl boyunca yazdığı öykülerinden bir seçki. Kir kelimesi günlük hayatta parlatılmamış, orada, yanı başımızda var olmasına rağmen çoğumuzun görmediği ya da görmezden geldiği kişileri, olayları çağrıştırıyor. Şöyle silkinip etrafımıza dikkatle baksak aslında görebiliriz. Ama gündelik hayatın koşuşturması, sosyal medyanın akışkanlığı içinde es geçebiliyoruz. Sesini duymadığımız, göremediğimiz, küçük dünyalarında yuvarlanıp giden insanları, onların yaşadıklarını hatırlatan öyküler ilgimi çekiyor. Yazdıklarımda da görünmeyeni görünür kılmak, dünyada onların izini bırakabilmek beni mutlu ediyor.

Wolff'un karakterleri gökten zembille inmiş insanlar değil. Amerikan toplumunu yansıtan, sıradan, bazen tekinsiz görünen, gündelik hayatta karşılaşılabilecek karakterler yaratmış. Yıllarca sistem içinde uyumlu görünmek adına olduğundan farklı biri haline gelen Mary'nin yaşadığı patlama anı, oğlunun hayal dünyasını anlayamayan ve sürekli hikâyeler uydurmasının yalan söyleme hastalığı olduğunu düşünen annenin sancıları, karısını ve çocuğunu benzincide terk edip giden adam ile kızının intikamını almaya çalışan Gold, hepsi de toplumun içinden ama gizem içeren, ilgimizi çeken insanlardır. Bazı davranışlar ve duygular elbette yaşanan toplumdan bağımsız olarak insanlığa özgüdür. Bu açıdan yazar bize Amerikan toplumuna ilişkin ilginç ipuçları verirken, aynı zamanda dünyanın neresinde olursak olalım herkese tanıdık gelen insanlık hâlleri sunuyor.