Kerem Evrandır'ın gençler için ilk kez kaleme aldığı ve Günışığı Kitaplığı bünyesinde 2026 yılında okurla buluşan Denizoğlan Madalyonun Peşinde, 19. yüzyıl İstanbul'unda geçen tarihi macera görünümünün ardında aidiyet, kimlik ve eksik aile figürünün yarattığı boşluk üzerine kurulu katmanlı bir büyüme hikâyesi. İlk sayfalardan itibaren Osmanlı tipi ahşap evler, eski İstanbul komşuluğu, deniz havası ve çok kültürlü kent yaşamı güçlü bir nostalji uyandırıyor.

Roman, 1816 yazında Balat'ta patlak veren ve gökyüzünü kıpkırmızıya boyayan devasa yangınla açılıyor. Ahşap binalar, dar ve yokuşlu sokaklar, kaos... Yazarın mekânı duyulara hitap eden canlı dili, okuru İstanbul'un bir ucundan diğerine sürüklüyor; is kokusundan rıhtımdaki palamut ve midye kokularına uzanan atmosfer, 19. yüzyılın karmaşık ama büyüleyici dünyasına çekiyor.

Eserde karşıt güçler önemli yer tutuyor. Felaket ve toplumsal yozlaşma, Kızıl Bayram tiplemesiyle somutlaşıyor. Yanan semtin gökyüzüne yaydığı kızıllığı uzaktan izleyen haydutların bunu bayram görmesi, kentsel trajedi ile insani çürüme arasındaki tezatı gözler önüne seriyor. Kızıl Bayram'ın baskıcı atmosferi, basının gücünü elinde tutan Alexis Bey gibi figürleri bile sinmeye ve sessiz kalmaya zorluyor. Karşısında ise Osmanlı'nın fedakâr mahalle dayanışmasını simgeleyen tulumbacılar duruyor. Böylece bir arada yaşama kültürü, mertlik ve adalet arayışı yeniden canlandırılıyor.

Merkezde yetimhanede büyümüş, geçmişi sırlarla kaplı Denizoğlan (yetimhanede verilen adıyla David) var. Gayrimüslim yetimhanesinde David adıyla anılması ile boynundaki Müslüman muska arasındaki karışıklık, onun köksüzlüğünü ve iki dünya arasına sıkışmışlığını simgeliyor. Yangınla başlayıp şiddetlenen sorulara cevap alma isteği, karakterin geçmişine ve yeni benliğine dair dönüm noktası oluyor. Yangın hem yıkım hem başlangıç; yetimhane küller içinde kalsa da Denizoğlan bu bilince eriştiğinde yangını köküne dönmesi için bir aksiyon olarak görüyor. Boynundaki yarım madalyon ise onun için sadece bir nesne değil; babasına, geçmişine ve kendi varlığına tutunma çabası.

Kitabın en sarsıcı kırılma noktası, başta kişisel kayıplarının peşinde koşan yalnız bir çocukken yaşadığı tecrübelerle olgunlaşan Denizoğlan'ın yalnız olmadığını, toplumsal yozlaşmaya karşı mücadelede bir omuz daha olarak kendi varoluşunu anlamlandırdığını fark etmesidir. Bu aydınlanma, bencil korunma içgüdüsünden kolektif sorumluluğa ve toplumsal bilince geçiştir. Denizoğlan, Fatih Sultan Mehmet'in tarihi kararlılığına gönderme yaparcasına kendi kaderini İstanbul'un kaderiyle birleştirirken, okura bir çocuğun büyüme ve olgunlaşma sürecini sarsıcı bir duygusallıkla hissettiriyor. Aile figürünün ve ebeveyn otoritesi eksikliği de derin bir empati ve buruk bir hüzün yaratıyor.

Evrandır'ın döneme ilişkin kapsamlı araştırması, anlatının hemen her sayfasında hissediliyor. Tarihî olaylar, mekânlar, kişiler ve toplumsal yaşama ilişkin ayrıntılar titizlikle kurguya yerleştirilmiş; kurmaca ile tarih arasında inandırıcı bir denge kurulmuş. Papaz Fernandios'tan Fevzi Paşa'ya, Stavri Reis'ten Aman Kaptan'a uzanan karakter çeşitliliği bunun örneği. Evliya Çelebi anlatıları, Akdeniz korsanlığı ve Osmanlı denizciliğine ilişkin unsurlarla bu tarihi anlatım daha da güçlendiriliyor.