Montreal'deki 17. ve 18. yüzyıla ait bir mezarlıkta gömülü kişilerin DNA'sı üzerinde yapılan inceleme, yerli halklar ile sömürgeciler arasında genetik karışım bulunmadığını ortaya koydu. Notre-Dame Mezarlığı'ndan alınan örnekler üzerinde yapılan çalışma, erken sömürge döneminde buraya gömülen bireylerin hiçbirinin yerli kökene sahip olmadığını gösterdi.

Quebec'teki tarihi bir mezarlığa gömülü iskeletlerden elde edilen antik DNA, insanların yerli kökenlerine ilişkin anlayışı değiştiriyor. Yeni çalışmaya göre, yaygın inanışın aksine sömürgeleştirmenin ilk dönemlerinde yerli halklar ile Fransızlar arasında evlilikler yapıldığına dair anlatıların gerçeklik payı az olabilir.

Çalışmanın başyazarı, Quebec Üniversitesi'nden biyolojik antropolog Diane Martin-Moya, Quebec'te yerli bir atayla ilgili aile hikâyelerinin çok yaygın olduğunu söylüyor. Martin-Moya'ya göre ticari soyağacı araştırmaları ve DNA testleri bu durumu daha da körüklüyor. Araştırmacı, uzak veya iddia edilen yerli kimliklerinin, yerli ulusların haklarına, kaynaklarına ve tanınma süreçlerine zarar verebileceğine dikkat çekiyor.

Martin-Moya ve ortak yazarlar, Quebec'in kurucuları hakkında daha fazla bilgi edinmek amacıyla 1683'te Montreal'de kurulan ve 1796'ya kadar Katolik mezarları için kullanılan Notre-Dame Mezarlığı'nı inceledi. Mezarlıktaki iskeletler üzerine daha önce yapılan çalışmalarda uzmanlar, buraya yerli, Avrupalı, Afrikalı ya da karışık kökenli insanların gömülüp gömülmediği konusunda farklı görüşler ileri sürüyordu.

Martin-Moya ve meslektaşları bu soruyu yanıtlamak için mezarlığa gömülen 45 kişinin DNA'sını diziledi ve bu verileri Avrupa'dan, Batı Afrika'dan ve Amerika kıtasındaki yerli gruplardan insanların genomlarıyla karşılaştırdı. Bulgular, yerli ve Afrikalı topluluklardan gelen insanların erken dönem Montreal'inde dışlanmış olabileceğini düşündürüyor; ayrıca iş birliği ve karma evliliklere dair yaygın anlatıya meydan okuyor.

Martin-Moya, örneklemlerinin küçük olduğunu ve tek bir mezarlıktan geldiğini, dolayısıyla bu sonucun söz konusu birlikteliklerin hiç yaşanmadığını göstermediğini vurguluyor. Yine de bulgular, günümüz Fransız Kanadalılarında yerli kökenin çok sınırlı olduğunu düşündüren soyağacı ve genetik çalışmalarıyla örtüşüyor.

Araştırmada yer almayan Dartmouth Koleji'nden moleküler antropolog Raquel Fleskes'e göre bu mezarlık grubunda Avrupalı, Afrikalı ve yerli topluluklar arasında genetik karışım görülmemesi, sömürge dönemindeki nüfus ilişkilerine dair bir bakış açısı sunuyor. Fleskes, bu bakış açısında genetik olmayan etkileşimlerin muhtemelen var olduğunu ancak biyolojik ilişkilere rastlanmadığını belirtiyor.

DNA, araştırmacıların birden fazla kuşağı kapsayan birkaç genetik soy bulmasına yardımcı oldu. Ancak mezarların mezarlığın farklı alanlarına dağılmış olması, burada aile parselleri biçiminde bir düzen bulunmadığını düşündürüyor. Fleskes'e göre bu bulgu, 17. yüzyılda Montreal'deki insanların ölülerini katı biyolojik akrabalık bağlarıyla belirlenmeyen bir biçimde gömmüş olabileceğini gösteriyor.

Martin-Moya, yeni çalışmanın sonuçlarının sömürge dönemi Montreal'inin tamamı için geçerli olmayabileceğinin altını çiziyor. Ona göre bu örneklemde yakın döneme ait yerli ya da Afrikalı karışımı tespit edilmemesi, yerli veya Afrika kökenli insanların kentte bulunmadığı anlamına gelmiyor.

Martin-Moya ayrıca biyolojik kökenin tek başına yerli aidiyetini belirleyemeyeceğini, çünkü bu aidiyetin kan ya da DNA'ya değil, akrabalık, topluluk ve toprakla kurulan ilişkilere dayandığını ekliyor.

Mezarlığın zaman içinde farklı biçimlerde kullanılması da bulguları etkilemiş olabilir. Çünkü yeniden gömmeler ve daha sonraki kentsel gelişim, önceki mezarları bozmuş ya da yok etmişti.

Kilisenin içine gömülenler, yani çoğunlukla din adamları ve daha varlıklı kent sakinleri, mezarlarından çıkarılıp başka yerlere taşınmaya daha yatkındı. Kentin daha yoksul sakinleri ise kilisenin dışına gömülmüş ve genişleyen kentin altında daha da derinde kalmıştı. Bu durum, çalışmadaki iskeletlerin alt sınıftan Fransız sömürgecilere ait olabileceği anlamına geliyor.

Arşiv kayıtları, bazı yerli insanların daha 17. yüzyılda Montreal'deki Katolik mezarlıklarına gömüldüğünü gösteriyor. Martin-Moya, zamanla yerli toplulukların topraklarına el konulması ve misyonların kent merkezlerinden uzaklara taşınması yoluyla sömürge kentinden giderek daha fazla ayrıldığını açıklıyor. Bu toplulukların ölüleri büyük olasılıkla kendi topluluklarında gömülüyordu. Hem yerli hem de Afrikalı köleleştirilmiş insanlar ise çoğu zaman onları köleleştirenlerin mülklerine ya da yoksullar için ayrılmış mezarlıklara gömülüyordu.

Martin-Moya'ya göre çalışmanın sonuçları, Quebec'te yaşayanların hiç yerli atası olmadığı ya da Fransız yerleşimciler ile yerli halklar arasındaki ilişkilerin yalnızca düşmanca olduğu anlamına gelmiyor. Bu ilişkiler karmaşıktı ve ittifakları, ticareti, çatışmaları ve zaman zaman aile bağlarını içeriyordu.